24 Şubat 2018 Cumartesi

Geribildirim Verirken

Eleştiri yağmur gibi, insanı köklerine zarar vermeden besleyecek kadar nazik olmalıdır.
Franc A. Clark
Geribildirim sözcüğünü, dilimizdeki ağırlığı nedeniyle sadece profesyonel süreçle özdeşleştirsek de aslında hayatımızın her anında var. Gün içerisinde, iş yaşamımızda, özel yaşamımızda, en küçük sosyalleşme anlarında bile gerek farkında olarak gerek olmayarak sürekli geribildirim veriyoruz birbirimize.  
Özellikle biz eğitimciler için geribildirim vermek işimizin çok önemli bir parçası. Günün büyük bir bölümünü öğrencileri ile birlikte geçiren, özellikle de küçük yaş grubu ile çalışan öğretmenler için vazgeçilmez bir gelişim aracı. Ancak geribildirimi amacına uygun şekilde vermek her zaman yapamadığımız, zorlandığımız bir nokta. Ben mesleğe başladığım günden bu yana bu konuda zorlanma nedenimizin içinde yaşadığımız,  şekillendiğimiz kültürle alakalı olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum. Bizim için bir insana geribildirim vermek çoğu zaman kaşımızdakinin hatalarını söylemekle aynı anlama geliyor sanki.
 Anlamı geri besleme olan “feedback” sözcüğü nadiren aynı şekilde çevirisi yapılarak kullanılsa da genellikle karşımıza “geribildirim” olarak çıkıyor. Aslında benim kafamdaki karışıklık da sanırım bu noktada başlıyor. “Besleme” sözcüğü, karşımdaki insanın güçlenmesine yönelik hamleler yapma girişimini işaret eden, daha samimi bir ifade gibi görünüyor bana. “Bildirim” ise hatalarını söylemek, eleştirmek gibi…
Geçtiğimiz hafta, Porta Eğitim ve Psikolojik Danışmanlık Merkezi’nde, klinik psikolog Serkan Kahyaoğlu’ndan “Etkin Geribildirim Verme” konulu bir eğitim alma şansım oldu. Yukarıda söylediğim bazı sorulara cevap alabildiğim, çok verimli bir çalışmaydı.
Öncelikle “etkin geribildirim” verebilmek için kötü geribildirimin ne olduğunu anlamamız gerekiyor. Gözlemlenemeyen, çok yoğun olan, sübjektif, amaçsız ya da zamansız yapılan, sürekli olumluya ya da olumsuza odaklanılan veya kişiliğe yönelik geribildirimler kötü geribildirimdir. Buradan yola çıkarak iyi bir geribildirim kişiyi davranış anlamında, duygusal alanda, düşünsel olarak, bilgi ve beceri düzeyinde besleyerek olumlu davranış kazandırırsa iyidir diyebiliriz. Sonuç olarak, söylediklerimizin karşı tarafa geçmesi önemli. Peki bunu nasıl sağlayabiliriz?
İlk dikkat etmemiz gereken nokta geribildirimin otantik ve samimi olması. Geribildirim, empatik olmaya dikkat edilerek, öğrencinin yaşını, cinsiyetini, perspektifini, değer yargılarını dikkate alarak verilmeli. Diğer taraftan bulunulan yere ve ortama uygun olmasına dikkat edilmeli. Kaliteli geribildirim olabilmesi için çocuğa özel olmalı, her öğrencinin kendine has geribildirim alma hakkı olduğu bilinmeli ve buna saygı duyulmalı. Bence en önemlisi kişiliğe değil davranışa yönelik olmalı. 
Bu eğitimden sonra fark ettim ki, öğrencilerimizde olumlu besleme ile olumlu davranış değişikliği gerçekleştirmek için uymamız gereken kurallar var. Her ne kadar kültürel olarak daha eleştirel olmaya eğilimli olsak da, yanlış düzelterek eğitim vermek bize daha uygun gelse de küçük bir ısınma ile başladığımız, gelişim planına karar vererek bitirdiğimiz geribildirimlerin amacına ulaşması ihtimali daha yüksek. Ama en önemlisi cebimizde her zaman pozitif kabul iletisinin olması ve geribildirim verdiğimiz öğrencinin insan olarak bizim için değerli olduğunu hissetmesi. Nazikçe, yağmur gibi köklerine inerek...


18 Şubat 2018 Pazar

Florida Etkisi


Bir çocuğa başardıkları kadar değer verirsen, olduğu gibi yaşamaya devam eder.
Eğer bir çocuğa başarabilecekleri kadar değer verirsen, ulaşabileceği en yüksek noktaya kadar yükselir.
Goethe
Sınıfımızda olumlu dil kullanmanın öğrencilerimizin pozitif motivasyonu üzerindeki etkilerini hepimiz biliriz. Yanlış olan davranışı vurgulamak yerine yapılması gerekeni söylemenin özellikle küçük yaş gruplarında daha kolay anlaşıldığını görmek, her gün defalarca şahit olduğumuz bir durumdur. İnsan zihninin olumsuz mesajları algılamadığını, olumsuzluk eki ile biten bütün sözcüklerin zihnimiz tarafından olumluya dönüştürülerek algılandığını bildiğimiz için örneğin sınıf kurallarını hep olumlu cümleler haline getirerek yazmaya özen gösteririz. “Okul binasının içinde koşmam.” cümlesinin yerine “Okul binasının içinde daima yürürüm.” cümlesini yazarız.  Özellikle akademik süreçte öğrencilerimize geribildirim verirken gelişmeye açık yönlerini ve ilerleme kaydettikleri noktaları daha çok vurgularız.
Bütün bunlara rağmen, kendisini başarısız hisseden, yapamayacağına inanmış öğrencilerimizi yapabileceğine inandırma konusunda zaman zaman kendimizi çaresiz hissederiz. Ne yapsak olmaz. Çünkü çağrışımlar sadece kavram ve sözcüklerle sınırlı değildir.
Daniel Kahneman’ın “Hızlı ve Yavaş Düşünme” isimli 2002 Nobel Ekonomi Ödülü almış olan kitabında yer alan  “Florida Etkisi” adlı deneyi okurken, sadece pozitif geribildirimler vererek öğrencilerde başarı duygusunu tetiklemenin pek de kolay olmadığını fark ettim. Deneye göre eylem ve duygularımız farkında bile olmadığımız olaylar tarafından tetiklenebiliyor.
John Bargh ve arkadaşları, New York Üniversitesi öğrencilerinden seçilmiş bir grupla yaptıkları deneyde öğrencilerden, karışık olarak verilmiş beş sözcüğün dördünü kullanarak cümleler oluşturmalarını istediler. Bir grup öğrenciye sıradan cümleler kurabilecekleri sözcükler verilirken, bir grup öğrenciye verilen sözcükler yaşlılık ve yaşlı insanlarla ilgili sözcükleri içeriyordu. Florida, unutkan, kel, ak, kırışıklık gibi… Denekler bu görevi tamamladıktan sonra, başka bir deney için koridorun diğer ucunda bulunan sınıfa gönderildiler ve deney aslında bu kısa yürüyüşten ibaretti. Yaşlılıkla ilgili sözcüklerden cümleler kuran denek grubu koridorun diğer ucuna ilk deney grubundan daha uzun sürede yürümüşlerdi. Deneyde “yaşlı” sözcüğü hiç kullanılmadığı halde, verilen sözcüklerin yaşlılıkla ilgili düşünceleri tetiklediği gözlemlenmiştir. Bunun tam tersini kanıtlayan deneylerin de yapılmış olduğunu okudum sonradan.

Bu deneyi okuduktan sonra, sadece olumsuz sözcüklere değil, olumsuz çağrışım yapacak her türlü değişkene dikkat etmem gerektiğini kavradım. Basit, sıradan ifadelerin bile zaman zaman duygu ve düşüncelerimizi olumsuz yönde etkileyebileceğini fark ettim. Kullandığımız sözcüklerde ve çağrışım yapabilecek tüm değişkenlerde öğrencilerin yapabildiklerinden çok yapabileceklerine olan inancımızı vurguladığımız tetikleyiciler kullanmamız önemli. Başarabilecekleri kadar değer verdiğimiz tek bir çocuğun bile ulaşabileceği en yüksek noktaya çıkmış olduğunu görmek… Bir öğretmen için bundan daha değerli ne olabilir ki?

11 Şubat 2018 Pazar

Oyun Oynamak, Su Baloncuklarını Yakalamak


Eğitim ve oyunu farklı sananlar her iki etkinliği de tanımıyorlar demektir.
Marshall Le Luhan
Oyun insanlığa özgü bir kavramdır. Bununla birlikte çocukların bulunduğu her ortamda sosyalleşme becerilerinin en önemlisi olarak karşımıza çıkar. Çocuklarla aynı ortamda çokça zaman geçirsek bile oyunun tanımı sorulduğunda cevaplamakta zorlanırız. Sahi nedir oyun? Tanımlamak çok zor. En çok kullandığımız sözcüklerin tanımını yapmanın zaman zaman bizi bu kadar zorlaması ilginçtir. Janet Moyles’in kitabı The Excellence of Play kitabında şöyle söyler: “Oyun kavramını anlamak, su baloncuklarını yakalamaya çalışmaya benzetilebilir. Her ortaya çıktıklarında, yakalayabileceğinizi sanırsınız ama kısa ömürlü doğası yüzünden siz yakalayamadan çözünüp gider.”
Oyun ve oyun oynama güdüsü yetişkinler tarafından özellikle de çocuk ilköğretime başladıktan sonra çoklukla, gereksiz ve okul dışında bırakılması gereken bir yaşantı olarak eleştirilir. Çocuklardan oyunu bir anda hayatlarından çıkarmalarını ve akademik hayata ani bir giriş yapmaları beklenir. Okullarda yoğun müfredatlar da genellikle bu beklentiyi pekiştirir. Diğer taraftan oyunun çocukların hayatında çok önemli bir yere sahip olduğunu, aslında sürekli bir öğrenme ve kendini ifade etme biçimi olarak kullanılabilecek en işlevsel araç olduğunu fark eden yaratıcı kurumlar ve öğretmenler oyunu ders programlarının bir parçası haline getirmeye çalışırlar.
Çocuk merkezli eğitim anlayışına göre, öğrenmenin duygusal temelini göz önüne aldığımızda özellikle yeni bir konuya başlarken kullanılan eğitsel oyunlar öğrenmenin daha kalıcı olmasına yardımcı oluyor. Öğrencilerde sosyalleşme, başkaları ile işbirliği içinde çalışma, iletişim becerisi gibi alanların gelişmesine önemli ölçüde katkıda bulunuyor. Eğitsel oyunlar sayesinde çocuklar kendilerini daha rahat ifade edebiliyorlar, araştırma istekleri gelişiyor, eğitimi buyurgan bir angarya olarak değil, eğlenceli bir yolculuk olarak görmeye başlıyorlar.
“Einstein Hafıza Kartları Kullanmazdı” isimli kitapta okuduğum bir bölümü tam olarak eğitsel oyunun önemine değindiği için paylaşmak istiyorum.
“Sonuçları öğrencinin geleceğini belirleyecek olan testlerin” başrol oynadığı yeni eğitim hareketinde, önemli olan doğru cevaplar olsa da, gerçekten yaratıcı, en anlamlı katkıları sağlayan bireyler, hâlihazırda formülleri belirlenmiş problemlere cevap bulmaktan daha fazlasını yapabilir. Bu bireyler, yeni sorular sormayı ve yeni cevaplar bulmayı nasıl öğrenir? Tabii ki oyun vasıtasıyla. Oyun çok yönlü ve kıvrak yetenekleri geliştirir. Oyun, problem çözmenin gerçekleştiği yerdir. Ancak, oyun sadece bizim dönemimizle ilgili bir kavram değildir. 
Einstein, şu cümleyi söylediğinde, oyunun önemini gayet iyi biliyordu:“… OYUN YARATICI BİLİMSEL DÜŞÜNCENİN EN ÖNEMLİ ÖZELLİĞİ GİBİ GÖRÜNMEKTEDİR. DİĞERLERİYLE İLETİŞİM KURMAK İÇİN SÖZCÜKLER VE BİRBİRLERİYLE İLİŞKİLİ OLABİLECEK DİĞER İŞARETLERİ MANTIKLI BİR ŞEKİLDE BAĞLAMAYA HENÜZ BAŞLAMADAN ÖNCE BİLE...

3 Şubat 2018 Cumartesi

Temiz Hava, Bol Oyun

Çocuk oyunları hayatın çekirdeğidir.
Fredrich Fröbel
Ülkemizde “Kirlenmek güzeldir.” sloganı ile yayınlanan reklamların bir benzerini  2016 yılında youtube’da çok etkilenerek hatta gözlerim dolarak izlemiştim. Sanıyorum yine bir deterjan markasının sosyal sorumluluk projesi olarak yaptığı bir çalışmaydı ve "Free the Kids" adı altında yayınlanmıştı. Bahsettiğim kısa film, uzun süredir hapishanede kalan mahkûmlarla yapılan röportajları içeriyor. “Etrafınız, aşmanızın imkânsız olduğu duvarlarla çevriliyken, birden kapıları açtıklarını ve sizi dışarı gönderdiklerini, yüzünüzde güneşi hissettiğinizi hayal edin” diye başlıyor film. Mahkûmlara, gün içerisinde havalandırmaya çıktıklarında ne hissettikleri ve bu hakkın ellerinden alınması ya da dışarıda serbest geçirdikleri zamanın kısaltılması durumunda ne hissedecekleri soruluyor. Röportaj yapılan kişiler, bu zaman dilimlerinin kendileri için her şey demek olduğunu belirtip, haklarının ellerinden alınması durumunda çok mutsuz olacaklarını ve gerginlik yaşayabileceklerini hatta bunun işkenceyle aynı anlama gelebileceğini ifade ediyorlar. Yine aynı kişilere “Sizce kimler dışarıda günde bir saatten az zaman geçiriyor olabilir?” sorusu sorulduğunda mahkûmlar cevap veremiyor. Böyle bir grubun var olabileceği akıllarına bile gelmemiş belli ki. Doğrusunu söylemek gerekirse benim için de zor bir soruydu. Tahmin edilmesi gerçekten çok zor... Peki siz bulabildiniz mi cevabı? Hemen söylüyorum, cevap: ÇOCUKLAR... Yanlış okumadınız. Evet, dışarıda mahkumlardan daha az zaman geçiren grup, çocuklar. Cevabı duyan mahkumlar inanmakta güçlük çekiyorlar tıpkı benim gibi. Tamamı yetişkin olan mahkûmların, duvarlar dışında geçirdikleri serbest zamana duydukları ihtiyacın önemini ifade etmelerinden yola çıkarak aslında açık havada serbest geçirilen zamandan  alınan hazzın sadece çocuklara değil insanlığa özgü bir nitelik olduğunu fark edebiliriz.
Günümüzde dünyanın birçok yerinde çocuklar  benzer sorunlar yaşıyorlar anlaşılan. Baş etmek zorunda kaldıkları yoğun müfredatlar, akademik kaygılar ve serbest oyunu zaman kaybı olarak gören başarı odaklı aileler… Bazı okullar kurum olarak, bazı öğretmenler bireysel olarak çocukların bu durumla başa çıkması konusunda çaba göstermeye devam etseler de sonuç çok değişmiyor. Çocukların her geçen gün duvarların arasına biraz daha sıkıştığını fark eden uzmanlar bu konuda yoğun araştırmalar yapmakta ve hep aynı sonuca ulaşmaktalar. Minnesota Üniversitesi’nden Dr. Anthony Pellegrini’nin yakın zamanda okuduğum bir çalışması da buna işaret ediyor. Pellegrini’ye göre, okul çağındaki çocuklara oyun araları vermek, düşünmeyi kapsayan okul görevlerinde dikkat seviyelerinin üst düzeye çıkmasını sağlarken, okulların ve ailelerin çocukların her  anını doldurarak oyun fırsatlarını azaltmaları onlara zarar veriyor.  Yine aynı çalışmada, “oyun yetersizliği”nin çocuklarda depresyona ve düşmanlığa neden olabileceğine, açık havada oynanan yeterli serbest oyunun ise yaratıcılık ve problem çözme becerilerini geliştirdiğine değiniliyor.
Sonuç olarak çocukların öğrendiklerini özümsemek, duygusal deneyimlerini geliştirmek ve eğlenmek için molaya ve oyuna ihtiyaçları var. Zekânın, duvarların dışında gerçekleşen serbest oyunlardan beslendiğini kanıtlayan ne kadar çok araştırma okusak da asıl önemli olanın sadece daha çok çalışmak olduğu fikrinden kurtulmakta içten içe zorlanıyoruz. Oysa açık havada serbest oyun için ayrılan zaman çocukların fiziksel, duygusal ve akademik başarıları için yapılacak en değerli yatırım. 

25 Ocak 2018 Perşembe

Bir Var Olma Biçimi Olarak Öğretmenlik

"Sıradan öğretmen anlatır, iyi öğretmen açıklar, yetenekli öğretmen yapar ve gösterir.
Büyük öğretmen ise esin kaynağı olur "
William A. Ward

Öğretmenlik eski çağlardan bu yana hep kutsanmaya ve yüceltilmeye açık bir meslek olagelmiştir. Eğitim fakültesine girdiğiniz, gencecik bir öğretmen adayı olduğunuz ilk günden itibaren yapacağınız işin ne kadar kutsal olduğunu duyduğunuz için mesleğinize bakışınız buna göre şekillenir. Ben algınız, kim olduğunuza ilişkin anlayışınız bu eksende gelişir ve sonuçta öğretmenlik var olma biçimimiz haline gelir. Hatta zaman zaman kendimiz olmayı unuturuz.
Bir öğretmenin- her ne kadar var oluş biçimi olarak işini benimsemiş olsa da- her şeyden önce kendisinin farkında olan otantik bir birey olmasına izin verilmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Kendisi olma özgürlüğü olan öğretmen, olumlu ve olumsuz yönlerini, zayıf ya da güçlü yanlarını güce dönüştürmeyi daha kolay başarabilir. Hata yapmayan, mükemmel bir birey olmaya çalışmanın yorgunluğundan korunarak sıradan bir insan olduğunu kabullenip kişiliğinin renklerini sınıfa yansıtabilir. Böylece sınıflarında daha yaratıcı, daha esnek olan öğretmenler daha iyi bir öğrenme ortamı sağlayabilirler.
Öğretmenden her konuda karar mekanizması olması istendiği zaman ya da öğretmen üzerinde böyle bir yük hissettiğinde öğrenciler de bu durumdan olumsuz anlamda etkilenebilir. Sadece öğretmenin lider olduğu, öğrencinin söz sahibi olmadığı, görüş alışverişinin az olduğu ortamlarda pasif duruma geçen öğrenci düşünme ve öğrenme sürecinde zorlanmaya başlar. Bunun yerine, öğretmenin ve öğrencinin kişilikleri için aynı anda anlam ifade eden, söz sahibi oldukları, düşünce alışverişi yapmalarına fırsat sunan ortamlar yaratılmalıdır.
Günümüzde öğretmenlerin işi sadece sınıf içinde ders anlatmaktan ibaret değil. Yapılacak çalışmaların planlanması, öğrenci ve okul profiline göre çeşitlendirilmesi, bunların uygun şekilde anlatılması, mesleki açıdan kendini geliştirme çabaları gibi fazla sayıda değerler dizisi işimize eşlik ediyor. Öğretmenlerden beklenen ne olursa olsun, sonuçta bizim için önemli olan öğrencilerimizle birlikte yaptıklarımızdır. Her şeyin yolunda gittiği, birlikte yaşayan, çalışan, paylaşan öğrencilerin ve öğretmenlerin bir arada olduğu sınıflar öğretmenin otantik ve özgür olması sonucunda başarıya ulaşabilir. Açık iletişim kurabilen, kendisi olma cesaretini gösterebilen öğretmen, öğrencisinin de sınıf ortamında kendisini ortaya koyması için gerekli ortamı hazırlayabilir. Akademik bilgi ve beceriler de zaten bu temeller üzerine kurulabilir. Böylece belki biz öğretmenler de sıradan insan olma hakkımızı koruyarak sıradan öğretmen olmaktan kurtulup önce iyi, sonra yetenekli ve hatta büyük öğretmen olma yolundaki serüvenimize keyifle devam edebiliriz.

20 Ocak 2018 Cumartesi

Öğrencilerimize Okuma Alışkanlığı Kazandırmak




Image result for detachment movie

"Kitapları seviyor musunuz öyleyse hayatınız boyunca mutlu olacaksınız demektir."
Jules Chore

Öğretmenler olarak sürekli üzerinde durduğumuz, öğrencilerimizin kazanmasını belki de en çok önemsediğimiz şey okuma alışkanlığı... Öğrencilerimize okuma alışkanlığını nasıl kazandıracağımız konusunda onlarla hiç durmadan konuşuyoruz, yapmaları gerekenleri anlatıyoruz. Bu da yeterli olmayınca ailelerine çeşitli reçeteler sunuyoruz. Günde şu kadar sayfa okusun, şu kadar zamanını okumaya ayırsın diyoruz. Bakıyoruz olmuyor, okuma alışkanlığı kazandırmayı hedefleyen çeşitli projeler üretmeye çalışıyoruz. Ben de bir öğretmen olarak bu konuda çeşitli projeler ürettim, birçok projenin içinde yer aldım.
Çocuklara yapmaları gereken şeyleri anlatmak, ilgilerini çekecek kitaplar tavsiye etmek, projeler üretmek, ailelerle işbirliği yapmak… Ne yaparsanız yapın sonuç çok fazla değişmiyor. Başlangıçta bir heves okumaya başlayan öğrenciler zaman ilerledikçe ilgilerini kaybediyorlar. Hedef ya proje için verilen dökümanları doldurma amacına dönüşüyor ya da arkadaşından daha fazla sayfa kitap okuma hırsına… Yani yapılan çalışmalar kalıcı bir okuma alışkanlığının oluşmasına yetmiyor.
Peki ne oluyor da bu kadar üzerinde durduğumuz, enerji harcadığımız bir konuda ne yaparsak yapalım istediğimiz sonucu elde edemiyoruz?
Uzun zamandır kafamı kurcalayan bu soru, bir süredir izlemeyi düşündüğüm ve dün gece izleyebildiğim bir filmden sonra biraz da olsa cevap buldu diyebilirim. Tony Kaye’nin yönetmenliğini yaptığı, Adrien Brody’nin başrolünü oynadığı bir film: “Detachment- Kopma”
Olayların, Amerika’nın kenar mahallelerinde geçtiği, öğrencilerini sevgiyle yola getiren, içi sevgi dolu öğretmenlerin başarı hikâyelerinin anlatıldığı, aslında çok da gerçekçi olmayan filmlere hep çok mesafeli olmuşumdur. Bahsedeceğim film, konuyu çok daha farklı, daha gerçekçi bir açıdan ele almasıyla diğerlerinden ayrılıyor.
İlk sahne, Albert Camus’nün  “ve hayatımda aynı anda hiç böylesine kopmuş ve bir o kadarda kendimde hissetmemiştim.’’ cümlesiyle başlıyor.  Film, ilk dakikasından itibaren her cümlesi, sahnesi ve alıntılarıyla sizi sarsıyor ancak bu başka bir yazının konusu…
Benim ilgimi çeken kısma gelince; Geçici öğretmen olarak çalışan öğretmen Henry Barthes, filmin bir sahnesinde okulla hiç alakası olmayan, her birinin hayatı diğerinden daha zor olan öğrencilerine özetle şöyle diyor: “Kadınlar hep daha güzel, daha çekici olması gereken pazarlama kurbanları, erkekler ise onlar üzerinde güçlerini denemek zorunda olan farklı kurbanlar. Bazı güçler ölene dek bizi aptallaştırmak için sürekli çalışacaklar. Bu yüzden kendimizi savunmak için, bu yığınla saçmalığı beynimize sokma girişimleriyle mücadele etmek için hayal gücümüzü canlandıracak, vicdanımızı ve inanç sistemimizi geliştirecek şeyleri okumalıyız.”
Evet, yapmadığımız, yapmayı unuttuğumuz bu işte. Çocuklara sürekli ne yapmaları gerektiğini, nasıl yapmaları gerektiğini anlatıyoruz ama neden okumaları gerektiğini anlatmıyoruz. Bir neden aradıkları ve bunu biz yetişkinlere sordukları zaman sadece derslerinde daha başarılı olmak için okumaları gerektiğini söyleyip bir üst basamağa geçemiyoruz. Oysa her yaş grubuna uygun bir dille okumanın onlara ne kazandıracağını anlatıp öğrencilerimizi yüreklendirmemiz gerek.
Onlara okumayla, iç dünyalarının zenginleşeceğini, bakış açılarının genişleyeceğini, önyargılarından kurtulup daha hoşgörülü olabileceklerini en önemlisi ise kendilerini bilginin gücüyle zorluklar karşısında daha kolay savunabileceklerini bıkıp usanmadan anlatmamız gerekiyor.
Ve en önemlisi model olmak. Çevresinde, okuyarak kendi edindiği kazanımları onlarla paylaşan, okumaktan keyif alan yetişkin gören çocuklar zaman içerisinde farkında olmadan bunun çok kıymetli bir eylem olduğunu fark edip modellemeye başlıyorlar. Bu benim her sınıfımda deneyimlediğim ve sonuçlarını keyifle izlediğim bir durum. 
Okumayı hayatının en büyük keyfi haline getirmiş, alışkanlık kazanmış çocukların sınıflarımızda, evlerimizde ve ülkemizde artması kısmen de olsa bizim elimizde. Yaşlarına uygun eserleri tanımalarını sağlayacak müfredatlar hazırlayıp yorumlama becerilerini geliştirmemiz okuma aşkı taşıyan mutlu, sağlıklı bireyler olarak yetişmelerine katkıda bulunacaktır.

Jules Chore’un dediği gibi, böylece belki de hayatları boyunca mutlu olacak insanlar olarak büyümeleri için küçük adımlar atmaya başlayabilirler.

10 Ocak 2018 Çarşamba

Her Çocuk Üstün Yeteneklidir


Image result for her çocuk üstün yeteneklidir


“İyi bir öğretmen, yavaş yavaş kendisini gereksiz hale getirendir”
Thomas Carruthers
Geçtiğimiz yaz, öğretmen olan bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine Prof. Bahar Eriş’in “Her Çocuk Üstün Yeteneklidir” isimli kitabını okudum. Çok etkilendiğim, her satırını tekrar tekrar okuduğum, sıklıkla belli bölümlerini gözden geçirdiğim bir kitap oldu.
Özellikle biz öğretmenlerin, öğrencilerimizin hayatındaki yerimiz konusundaki farkındalığımı artırmış olması benim için özel kıldı okuduğum satırları... Sanat ve bilim alanında dünyaya yön vermiş insanların hayat öyküleriyle güçlendirilen örnekler, kitabı daha ilgi çekici hale getirmiş. Kendime sık sık sorduğum, “Bir öğretmen olarak neler yapmalıyım?” sorusuna yeni cevaplar buldum.
Öğrenmeye giden yolda büyük bir paya sahip biz öğretmenlere neler düşüyor?
Öncelikle bilgi ve deneyimlerimizi öğrencilerin ihtiyacı doğrultusunda uygulamaya koyma konusunda gayret etmeliyiz. Öğretmenin, empati yeteneğinin olması, öğrenciyi dinlemesi ve gözlemlemesi, öğrenciyle güven bağı kurabilmesi, kendisinin her konuda uzman olmadığını kabul edebilecek özgüvene sahip olması, öğrenciyi gerektiğinde doğru kaynaklara, kanallara yönlendirebilecek mesleki donanıma sahip olması, çoğunlukla kendisi yapmak yerine yaptırması, çözmek yerine çözdürmesi, deyim yerindeyse balık vermek yerine balık tutmayı öğretmesi gerekiyor. 
Öğretmek sözcüğünün işaret ettiği pasif eylemden ve bu anlamdaki geleneksel öğretmenlik anlayışından elimizden geldiği kadar sıyrılıp öğrenme süreci için gerekli olan duygusal, kişisel, aktif ve içsel sürecin bir parçası olmalı, Carruthers’in dediği gibi yavaş yavaş kendimizi gereksiz hale getirmeliyiz.
Olumlu bir öğrenme süreci için kural şu: Konuyu açıklama, önce kendi yaparak gösterme, daha sonra öğrenciye yaptırma, öğrenciyi izleyerek hatalarını düzeltme ve yoğun tekrar yaptırma. Amaç adım adım ilerlemek, hatalardan öğrenmek, bol tekrarla pekiştirmek, bir kerede büyük hamleler yerine küçük adımlarla gelişme sağlamak.
Öğrenmenin duygusal bir süreç olduğundan hareketle, konuyu sevdirmek çok önemli. Öğrencinin dikkatini çekmek, konuyu ilginç kılmak ve öğrencinin daha çok öğrenmek istemesini sağlayacak bir ortam oluşturmak. Diğer bir deyişle öğretmenin duygusal zekâsının yüksek olması gerektiğini söylemek yanlış olmaz.
Kitabın çok ilgimi çeken bölümü, “Yeteneğin Şifresi” isimli bir başka kitaptan yapılan alıntı oldu. Yetenekleri dünyaca üne kavuşmuş kişilerin öğretmen ve koçlarını inceleyen Coyle, başarılı öğretmenlerin konuşmaktan çok dinlediklerini, öğrencilerinin hatalarını gördüklerinde kısa ve kesin ifadelerle müdahale ettiklerini belirtiyor. Cümlelerinde “Lütfen şunu yapar mısın?” ya da “Sence şöyle yapsan nasıl olur?” gibi belirsiz ifadeler kullanmıyorlar. Bunun yerine kısa, hedefe odaklı, emir kipinde ifadeler kullanıyorlar. “Şimdi bunu yap!” gibi. Bunu söylerken bir diktatör gibi değiller. Sadece hedefe ulaşmak için yapılması gerekeni dürüstçe söylüyorlar. Hedefe ulaşıldığında, “Güzel, şimdi bir sonraki adımda şunu yap,” diyerek başarıyı övüyorlar ve bir sonraki adıma geçiş için basamak olarak kullanıyorlar.
Öğrenme yolculuğunda öğrencilerime daha iyi bir rehber olabilmek için keyifle okuduğum bu kitabın içeriğini uygulamaya gayret ederken de çok keyif aldığımı söylemeliyim. Bilgiye ulaşmanın kolay olduğu günümüzde bilgiyi değil, doğru bilgiye etkin şekilde ulaşmayı öğretebilmek umuduyla...

2 Ocak 2018 Salı

Hoş Geldin 2018...

"Alışkanlık, anahtarı kaybolmuş bir kelepçedir."


Yeni yıl hepimiz için yeni kararlar demek. Aldığımız ama genellikle uygulamadığımız kararların yavaş yavaş yüke dönüşen tatlı telaşıyla başlıyoruz her yıla. Yılın ilk günlerinde,  aldığımız kararlara hevesle uyuyoruz, zaman geçmeye başladıkça yavaş yavaş önce üşeniyoruz ve erteliyoruz sonunda da onları tamamen unutup eski alışkanlıklarımıza geri dönüyoruz. 

Ben de her yıla kafasında çılgın projeler ve büyük hayallerle başlayanlardanım. Uygulayabiliyor muyum kararlarımı? Sadece kısa bir süre. Sonra alışkanlıklar giriyor devreye...

Tam da bu durumdayken uzun zamandır okumayı ertelediğim bir kitabı alıyorum elime yılın ilk gününde. Ahmet Şerif İzgören'in "Şu Hortumlu Dünyada Fil Yalnız Bir Hayvandır" isimli kitabı. 
Çocukluğumdan beri bir kitabı elime ilk kez aldığımda rastgele bir sayfasını açıp göz atma alışkanlığım var. Bu kez de öyle yapıyorum.
Amos Parrish'in "Alışkanlık, anahtarı kaybolmuş bir kelepçedir." cümlesini görüyorum önce. İlgiyle okumaya başlıyorum kitabı. Sanki yılın ilk günlerinde okuyalım diye yazılmış gibi…

Kitapta yer alan bir bölüm daha da çok ilgimi çekiyor yukarıdaki cümleden. “Kim olduğumuza dair” bölümün adı. Max Ehrmann’ın bir şiiri ile başlıyor. Yeni yıl kararlarımın tamamını değiştirmemi sağlayan bir şiir. Diyor ki;


“Gürültü ve karmaşanın ortasından sakince geç; sessizlikte büyük bir huzur olduğunu hatırlayarak… Mümkün olduğunca ama teslim olmaksızın herkesle iyi geçin. Doğru bildiğini sesini yükseltmeden ama açık seçik dile getir ve diğerlerine de kulak ver; ne kadar pırıltısız görünse de onların da bir hikâyesi vardır. Gürültücü ve saldırgan insanlardan uzak dur, çünkü onlar özüne sıkıntı verirler. Eğer kendini başkalarıyla kıyaslayıp durursan; ya mutsuz ya da kendini beğenmiş olursun. Çünkü her zaman senden daha iyi ya da daha kötü durumda birileri olacaktır. Planların kadar gerçekleştirdiklerinden de zevk al. Kariyerine ilgini hiç kaybetme; ne kadar basit olursa olsun, zamanın değişen kaderine karşı tek hazinendir. İşinde temkinli ol, dünya sahtekârlıklarla doludur. Fakat bu temkinliliğin, sahip olduğun meziyetleri kullanmana engel olmasın; çok insan yüksek idealleri için çırpınır ve hayat her yerde kahramanlıklarla doludur. Kendin ol. Özellikle sevmediğin halde seviyormuş gibi davranma. Aşka kırgın da olma; çünkü bütün hayal kırıklıklarına rağmen aşk çimenler gibi yeniden doğar hiç beklemezken. Yılların geçişine saygıyla boyun eğ ve asaletle terk et gençliğin heveslerini. Ruhunu güçlendir beklemediğin anda gelen talihsizliklere karşı seni koruması için. Ama bu karanlık hayallerle kendini üzme. Pek çok korku bitkinlik ve yalnızlıktan doğar. Kendine karşı nazik ol. Sen de bu evrenin çocuğusun en az ağaçlar ve yıldızlar kadar. Sen fark etsen de etmesen de evren olması gerektiği gibi hareketlerine devam ediyor zaten. Bu yüzden Tanrı’dan her ne alıyorsan onunla barış içinde ol. Çabaların ve emellerin ne olursa olsun, hayatın gürültülü karmaşasında barış ve huzuru kalbinden hiç eksik etme. Bütün basitlikleri, yıpratıcılığı ve hayal kırıklıkları ile bile dünya çok güzel. Neşeli ol. Mutlu olmak için çırpın. “
Max Ehrmann/ 1927


En basit hedefler uygulamakta en çok zorlandıklarımız sanırım. Bunu bir kez daha fark etsem de tekrar denemeye karar verdim. Umarım uygulayabilirim. İyi seneler…


31 Aralık 2017 Pazar

Teknoloji Çağı Çocuklarını Eğitmek


                 
                 Öğretmenlik mesleğinde, yeni bilgilere açık olmak ve sürekli öğrenmeye çalışmak en az tecrübeli öğretmen olmak kadar değerlidir. Çalıştığım kurumun bu konuda çalışanlarını sürekli destekleyen, “öğrenen öğretmen” kavramına çok kıymet veren bir okul olması en büyük şanslarımdan biri.
Yılın son haftasında da devam ettiğimiz “öğrenen öğretmen” eğitimleri kapsamında ODTÜ Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Bölümü öğretim üyesi Soner Yıldırım’dan bir eğitim alma şansım oldu. Eğitimin konusu “Teknoloji Çağı Çocuklarını Eğitmek”
Konu, adından da anlayacağımız üzere biz öğretmenlerin kafasının en karışık olduğu kavram olan “teknoloji” üzerineydi. Sınıf öğretmenleri olarak derslerimizde zaman zaman teknolojinin eğitim konusunda sağladığı nimetlerden faydalanırken zaman zaman da -özellikle çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerine şahit olduğumuzda ya da bunlarla ilgili bir şeyler okuduğumuzda-  teknolojiyi tamamen yok sayma eğilimdeyiz. Dinlediklerim eğitim teknolojilerini kullanırken dikkat etmem gereken noktalarda farkındalığımın artmasını sağladı. Öğrendiklerimi yazıya dökmek istedim.
Öncelikle öğretebilmek için öğrenmenin ne olduğunu iyice anlamamız gerekiyor. Öğrenmenin iki önemli temeli var. Bunlardan biri hepimizin bildiği üzere fizyolojik temeller. Öğretmeni olduğumuz yaş grubunun fizyolojik özelliklerini çok iyi bilmeli ve tanımalıyız. Yaş düzeyine uygun olarak öğrencilerin hareket ihtiyacına cevap vermeli, aralıklı ve çoklu tekrarlar yapmalıyız. Bir diğer temel ise genellikle göz ardı etme eğiliminde olduğumuz öğrenme psikolojisi. Aslında yapmamız gereken şey belki de işin psikolojik boyutunu ön plana çıkarıp kalıplardan kurtulmak… Öğrencilerin duygularını işin içine katarak yaptığımız her hamle öğrenmenin kalıcı olmasını sağlıyor.
“Bu kalıplardan kurtulurken teknolojiyi nasıl kullanmalıyız?” sorusu burada karşımıza çıkıyor. Bunun için de yapmamız gereken, öğrencilerimizin fizyolojisi ile bağlantılı olarak insan beynini tanımaya çalışmak.
Bu konudaki ilk ve en önemli bilgi, beynimizin 4.5 milyon yılda evrimleşmiş olduğu bilgisi. İnternet ise hayatımızda sadece 20 yıldır etkin, üstelik sürekli gelişiyor.  İnternetle birlikte insan o kadar fazla bilgiye maruz kalıyor ki düşünme kapasitesi 20 yıl öncekiyle aynı olan beynimiz buna uyum sağlamakta zorlanıyor. Kısacası bu kadar fazla bilgiyle beynimiz başa çıkamıyor.
Aldığım eğitimde paylaşılan bir araştırma beni gerçekten çok etkiledi. Bu araştırmanın ortaya koyduğu sonuçlara göre, ortalama bir ortaokul öğrencisi bir gününün 145-225 dakikasını internette geçiriyor. Bu 4 saatlik bir süre demek… Gününün 9 saatini okulda geçiren bir öğrenci için bunun ne kadar büyük bir zaman aralığı olduğunu fark ettiğimde gerçekten çok şaşırdım. Eve döndükten sonra aileleri ile geçirebilecekleri vakitlerinin neredeyse tamamı demek bu…
Başka bir araştırmanın sonuçlarına göre, en iyi öğrenme kanalı youtube. Ancak burada yer alan videoların süresi 3 dakikayı geçerse kapatılıyor. Teknolojinin bizi getirdiği nokta çocukların sadece duyarak ve görerek öğrenme konusunda istekli hale gelmiş olmaları. Dikkat süresi artık 8 saniyeye kadar düşmüş durumda.
Buradan yola çıkarak günümüzde sosyal becerilerini geliştirmiş olan insanların öne çıkmaya başladığını söyleyebiliriz. Yani empati kurabilen, problem çözme becerisi gelişmiş insanlara daha çok ihtiyaç duyuluyor. Bunu fark edip önlem almaya çalışan ülkeler var. Örneğin İngiltere’de matematik dersi başarısının düşmesi üzerine çocuklara felsefe okumaları yaptırılıyor ve başarının artmaya başladığı gözlemleniyor. Farklı ülkelerde yapılan çalışmalarla bu örnekler çoğaltılabilir.
                İngilizce "no mobile phobia" dan türetilen nomofobi cep telefonuyla iletişim olanağından uzak kalma korkusu olarak tanımlanıyor ve genç nesilde gittikçe yaygınlaşmakta. Cep telefonuna ulaşamayan çocuklarda panik ve kaygı artışı başlıyor ve bazı durumlarda olumsuz fiziksel tepkilere kadar gidebiliyor. Buna bağlı olarak ders süreleri çocuklara uzun gelmeye başlıyor ve çocukları sınıfta tutmak zorlaşıyor.
Peki biz ne yapmalıyız? Eğitim teknolojilerini, öğrencilerin kritik düşünme becerilerini geliştirecek şekilde kullanmaya gayret ederek başlayabiliriz. Bir problemi farklı yollardan çözmeye yarayan yaratıcılık kavramını ön planda tutmalıyız. Öğrencilerin hareket ihtiyacını karşılamaya yönelik etkinlikleri ders planlarımıza dahil etmeliyiz. Elle yazı yazmanın, parmak kullanımı ile öğrenme arasındaki bağlantının farkında olup öğrencilerin kendilerini yazarak ifade etmelerinin önünü açmalıyız. Öğrenmede hikayelerin ve hikayeleştirmenin önemini fark ederek bu alanda çalışmalarımızı artırmalıyız. Bunları yaparken teknolojiyi amaç olarak değil araç olarak kullanmak hedeflerimize ulaşmamızı kolaylaştırabilir. Tamamen yok saymadan, yerinde ve kıvamında kullanarak…

24 Aralık 2017 Pazar

Barcelona'da Bir Kitapkurdu...




“İki ömrüm olsun isterdim; biri yaşamak, diğeri okumak için.”
Eserleri ile tanışmadan önce bu cümlesini tanımıştım ünlü Alman yazar, filozof ve eğitimci Goethe’nin. Kısacık ama etkisi büyük bir cümle ile sanki içimdeki beni konuşturuyordu.
Hal böyleyken kitapları seven her insan gibi içinde kitap satılan büyük küçük tüm dükkânlara ve tabii ki kütüphanelere ilgim hiç tükenmedi. Bu mekânlar benim için daima büyülü oldu.  Ülkemizde elimizin altında, kolayca ulaşabileceğimiz kütüphanelerin sayısının az olmasının eksikliğini hissettim her zaman. Gittiğim şehirlerde karşıma çıkan kütüphaneleri ziyaret etme, en azından şöyle bir uğrama alışkanlığımı ise hep sürdürdüm.

En yakın dostumun Barcelona’ya taşınması nedeniyle geçtiğimiz Kasım ayında yaptığım ziyaret sırasında da böyle bir şansım oldu. Aslında sanırım evi ile ilgili bana verdiği ilk detay binasının hemen karşısında bir kütüphane olduğuydu. Ziyaretim sırasında birlikte kütüphaneye gitme kararımızı, onun taşınmasının ardından yaptığımız ilk telefon görüşmelerinden birinde almıştık bile…

Kültür, sanat ve tarihin iç içe geçtiği şehirde her mahallenin kolayca ulaşılabilen bir kütüphanesi olduğu bilgisini edindim önce.  Kütüphane kartlarını ücretsiz olarak edinebiliyorsunuz. Bu kartlar şehrin gündeminde olan birçok kültürel aktiviteye ve mekânlara ücretsiz giriş imkânı sağlıyor. Bu da şehir halkını kütüphane kartı edinme konusunda teşvik ediyor. Kütüphaneler öğrencilere ve çalışanlara da hizmet edebilmek amacıyla 09.30-21.30 saatleri arasında açık. Şehirde yer alan kütüphaneler aynı zamanda çalışma ortamı sunduğu için açık olduğu saatler uzun.

Gelelim bizim ziyaret ettiğimiz kütüphaneye… Her katı farklı amaçlara ve farklı yaş gruplarına hizmet eden ve bu amaçların ihtiyaçlarına yönelik olarak düzenlenmiş ve dekore edilmiş dokuz katlı bir bina. Girdiğiniz anda içerideki atmosfer sizi etkisi altına alıyor.



Rahat ve aydınlık ortam, fiziksel şartlar davetkâr. Kütüphanenin sadece referans kitaplarının yer aldığı bir bina olmadığını hemen fark ediyorsunuz. Tüm gününüzü geçirmek için ihtiyaç duyduğunuz her şey var. Farklı hobiler için yaratılmış yaşayan alanlar özel ilgi alanlarınıza hitap ediyor. Çizgi romanların, filmlerin, magazin ve dergilerin yer aldığı alanlar her yaş grubunu kapsıyor.


İlk kata çıktığınızda çocuklar için hazırlanmış olan bölüm karşınıza çıkıyor. Oldukça renkli dizayn edilmiş ve çocuklarda okuma, araştırma isteği uyandıracak şekilde düzenlenmiş olan bu alan mesleğim gereği en çok ilgimi çeken bölüm bu oldu.

Binanın bir katı gazete, dergi, magazin ve DVD’lere ayrılmış. Yaş ortalamasının oldukça yüksek olduğunu gözlemlediğim bu katta insanlar gazetelerini okuyup gündemi takip ediyorlar. Yine bir diğer kat teknoloji alanı olarak hazırlanmış. Katta bulunan sınıflarda teknoloji konulu çeşitli eğitimler düzenleniyor.

Turist olarak gittiğim ve dilini bilmediğim bir şehir olmasına rağmen yarım günümü kütüphanede geçirmemi sağlayacak kadar renkli, huzur verici bu ortamdan tadı damağımda kalarak ayrıldım.


Okumak için bir ömrüm daha olması dileğimi saymazsam, ülkemizde de benzer okuma alanlarının artması en büyük dileğim...

Kitaplara ve Okumaya Dair

  KİTAPLARA VE OKUMAYA DAİR “Akşam vakti, büyüleyici bir masalın tam ortasındaki bir çocuğa, kerameti kendinden menkul bir gerekçe göstere...