30 Nisan 2019 Salı

Çocuk Edebiyatında Nitelik Sorununa Dört Farklı Bakış


Çocuklar için yazmanın çocukça bir iş olduğunu söyleyenler çocukluk ediyorlar. Çocuklar için yazmak ciddi bir iştir çünkü. Bunu söyleyenlere gülüp geçmek mümkün ama üzerinde düşünülse daha iyi olur.
Güneşe Yol Yapan Çocuk/Mustafa Ruhi Şirin
Çocuklar için yazmanın, çocuk edebiyatı için üretmenin çocukça bir iş olmadığına, üzerinde düşünülmesi gerektiğine birçok kişi katılıyor olmalı ki geçtiğimiz günlerde, Feyziye Mektepleri Vakfı Işık Okulları’nda “Çocuk Edebiyatında Nitelik” sorununu tartışmak üzere, bir çocuk edebiyatı sempozyumu düzenlendi. 
20 Nisan’da gerçekleştirilen etkinlikte yer alan, çocuk edebiyatında nitelik sorununu yayınevi, yazar, editör ve kütüphaneci gözüyle ele alan “Çocuk Edebiyatında Nitelik Sorununa Dört Farklı Bakış” adlı panel benim için oldukça ilgi çekiciydi…


Moderatörlüğünü Mavi Bulut Yayınları’nın sahibi, yazar Fatih Erdoğan’ın üstlendiği, İstanbul Türk Kütüphaneciler Derneği Başkanı Emine Gür, Kök Yayınları Editörü Ebru Batur Musaoğlu, yazarlar Erdem Seçmen, Habib Bektaş ve Birsen Elkim Özen’in katılımcı olarak yer aldığı panelde çocuk edebiyatında niteliği geliştirmek için yapılabilecekler üzerinde duruldu.
Kütüphaneci Emine Gür ile birlikte çocuk edebiyatında nitelik sorununa kütüphaneci açısından baktık önce.  Emine Gür'e göre çocuklara okuma alışkanlığı kazandırmada kütüphanecilere çok büyük bir görev düşüyor. Bu durumda ilk yapılması gereken kütüphanecinin bunu yapmak için nerede duracağına hızlı bir şekilde karar vermesi. Okuma alışkanlığını ailede kazanmış olan çocuklarla yol kat etmek çok kolayken kitap okuma alışkanlığı olmayan, kitaplara aşina olmayan çocuklarla ilerlemek çok zor. Evde okuma alışkanlığı geliştirilmemiş öğrenciler söz konusu olduğunda, kütüphaneci ailelerle işbirliği yapmalı, çocuk ve aileyi aynı anda tanımalı. Aile-kütüphane işbirliği okulların gündemini meşgul etmeli. Özel okullarda son 20 yılda büyük bir gelişme gösteren kütüphaneler, öğrencilerin akademik ve edebi gelişimlerine katkıda bulunurken devlet okullarının birçoğunda kütüphanenin olmamasına Emine Gür özellikle dikkat çekti. Kütüphanesi olan okullarda ise çalışan kütüphaneci bulunamıyor. Bu konuda Milli Eğitim Bakanlığı’nın adım atması ve lisansı bu yönde olan kişileri istihdam ederek ülke çapında kaliteli okuryazarlık çalışmalarını başlatması gerekiyor. 
Yazarlar açısından bakıldığında ise anadili algısının sağlanmasının ön plana çıktığını görüyoruz. Katılımcı olan yazarlar belirli konularda aynı fikirdeler. Çocuklarla edebiyat arasında bağ kurmaya başlanmadan önce anadili algısı oluşturulmazsa, kitapların dünyasına girmelerini sağlamak çok zor olabiliyor. Çocuklar doğru okuyamıyor, doğru yazamıyor bunun sonucunda da soru sorma becerileri gelişmiyor. Anadili ile gerektiği şekilde tanıştırılmayan çocuk, dilin ve edebiyatın tadına varamıyor. Yapılması gereken, dilbilgisi kurallarını kavratma kaygısına düşmeden önce; anadili elle tutulur hale getirerek yeni ufuklar açmak.
Diğer taraftan çocuk edebiyatına dair ürünlerin sorgulayıcı metinler olması önemli. Tüm sanatçılar gibi yazarlar da protest insanlar ve etraflarında olup bitenlere dur demek için kalemlerini kullanıyorlar. Çoğu zaman yayınevleri yazarlara kitapların satılabilmesi için protest düşüncelerini bir tarafa bırakmaları, kitaplarında daha genel geçer konulara yer vermeleri  konusunda baskı yapıyorlar. Düşüncelerini kitaplarına istediği gibi yansıtamayan, farklı bir deyişle sansürlenen sanatçı ise  istediği nitelikte eserleri ortaya koyamıyor.
Editörler ise nitelikli kitabı diğerlerinden ayırt etmek için konuya daha sonuç odaklı yaklaşıyorlar. Ancak iyi yayınevleri bunun doğru olmadığını savunuyor. Sosyal medyada çok söz edilen, kitabevlerinde vitrinlerde yer alan çocuk edebiyatı eserlerinin her zaman kaliteli olduğunu varsaymak doğru olmaz. 
Bu değerli görüşleri dinlediğimizde öğrencilerimiz için kitap seçerken sıklıkla kendimize ve birbirimize sorduğumuz “Nitelikli çocuk kitabı nasıl olmalı?” sorusunun cevabını bulmuş oluyoruz.
 İlgi çekici karakterlerin çocuğu farklı bir dünyayla tanıştırdığı kitap niteliklidir; çünkü sıradanlık çocuklar için değildir. Yaşam alanı dünyaya kapılarını açmış, hayal gücü gelişmiş çocuklar sıradanlıktan uzaklaşırlar. Sıradan olmayan her çocuk dünya için bir renktir.
Empati kurma, problem çözme becerisini kazandıran kitap niteliklidir çünkü; empati kurmayı öğrenmiş olan çocuk ne şu anda ne de gelecekte zorba olmaz. Zorba olmayan her çocuk gelecekte dünya barışına katkıda bulunmaya aday bir insandır.
Hayal gücünü besleyen kitap niteliklidir çünkü; çocukların iç dünyasını geliştirir. Hayal gücü beslenmiş her çocuk aslında yüzünü bilime dönmüş bir yetişkindir.
Sadece çocuklar tarafından değil yetişkinler tarafından da beğenilen kitap niteliklidir çünkü; kitapların yetişkinlerin süzgecinden geçmiş olması, hayatta zaten var olan yanlışı olumlamak yerine eleştirmesi sevgi dolu bir toplumun temelidir.
Ve ahlaki kaygılardan arınmış ama "çocuğun yaşına uygun olarak" arınmış kitap nitelikli kitaptır çünkü; sanatın görevini yerine getirir ve bizim her şeyle karşılaşmamızı sağlar. Dünyanın iyilikleri, güzellikleri olduğu kadar kötü ve çirkin şeyler de olduğunu kitaplardan okuyarak çocuk yaşta kabullenen okur  yeldeğirmenleri ile savaşabilecek cesareti kendisinde bulur.

18 Nisan 2019 Perşembe

Hayvan Çiftliği Üzerine Bir Söyleşi

Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir. / George Orwell
Bütün kitaplar eşittir ama bazı kitaplar öbürlerinden daha eşittir. / Cemal Üster

Geçtiğimiz ocak ayında Kolektif Sanat Atölyesi B.iz Mekân’da harika bir söyleşiye katıldım.  Katıldığım günden bu yana deneyimimi yazıya dökmek istesem de sürekli erteledim. Yazmak istedim çünkü söyleşiden çok keyif aldım. Erteledim çünkü bu kadar önemli bir eser hakkında yazmak çok zordu. Hayvan Çiftliği; üzerine çok yazılmış, çok yorum yapılmış bir peri masalı. Bütün hayvanların eşit ama bazılarının öbürlerinden daha eşit olduğu bir peri masalı…

Eseri ilk okuduğumda yıl 2004’tü ve çok etkilenmiştim. Çok gençtim ve zaten dünyaya açılan her pencereden etkilenmeye çok istekliydim.  Aradan on beş yıl geçtikten sonra ikinci kez okuduğumda yine çok etkilendim ama bu kez durum farklıydı. İkinci okuyuşumda yaşadığım deneyim, bir çağdaş klasiği okuyup bitirmenin çok ötesindeydi. Bu kadar etkilenmemin en önemli nedeni, hayatımda yeri çok özel olan felsefe öğretmeni Duygu Çağlar’ın (kendisi nikâh şahidim aynı zamandaJ) ayrıntılı araştırma ve notlarını paylaşarak kitaptaki olay ve karakterlere farklı bir açıdan bakmamı sağlaması.  Bir de gerek dünyada gerekse ülkemizde iktidar kavramının, aradan geçen on beş yıllık süre içinde çok değişmiş, köprünün altından çok sular akmış olması… Duygu Çağlar bu çalışma sırasında, yaptığımız okumadan yola çıkarak kendimize öncelikle “İnsan nasıl bir varlıktır?” sorusunu sormamızı sağladı ardından bir kitabı farklı şekillerde nasıl değerlendirebileceğimize dair ipuçları verdi. 

Ekim devriminin sert bir eleştirisi olan “Hayvan Çiftliği”nin başkişileri hayvanlardır. Bir çiftlikte kötü şartlarda yaşayan hayvanlar… Kendilerini sömüren insanlara başkaldırıp çiftliğin yönetimini ele geçirirken tek amaçları daha eşitlikçi, herkesin refah içinde yaşadığı bir toplum oluşturmaktır. Kısa bir süre sonra iktidarı en akıllıları olan domuzlara devrederek eskisinden daha acımasız yönetildikleri bir toplumun içine düşerler. İsimleri tesadüfen koyulmamış olan “dört ayak”lar aslında George Orwell’in eleştirilerinden nasiplerini alan liderlerdir. Yazar, eleştirdiği sistemin ve kişilerin adını vermese de kolaylıkla benzetmeler yapabilmemizi sağlayacak noktalara değinir. Hayvanlar üzerinden, insan denilen varlığın iktidarı eline geçirince neler yaptığını, iktidarın aslında hayatımızın her yerinde, her alanda karşımıza çıktığını, kitabı okudukça endişeyle fark etmemizi sağlar. Ele geçiren insanların iktidarı doğru kullanması için biz iktidarı verenlerin hiçbir şey yapmadığımızı, mevcut konfor alanımızdan taviz vermemek için her şeye “evet” diyerek nasıl mutsuz insanlara dönüştüğümüzü görmemizi ister. Kendimizi kitabın sayfalarını çevirdikçe iktidarın cinsiyetinin neden erkek olduğunu, iktidar kadınlarda olsa dünyanın farklı bir yer olup olmayacağını sorgularken buluruz. 


Her satırında hem tarihi hem de yaşadığımız dönemi, bizi yönetenleri, güç kavramını bir kez daha sorgulatan eser, yazılmasının üzerinden bu kadar uzun zaman geçmesine rağmen günümüz siyasetine de ışık tutuyor.  Bugün de etrafımıza baktığımızda, iktidarı elinden kaçırmamak için güç kullanmaktan çekinmeyen Napoleonları, hiç durmadan çalışan ve tek amacı daha çok çalışmak olan işçi at Boxerları, az konuşan, huysuz, her yeniliğin geçici olduğunu bilen eşek Benjaminleri, iktidara başkaldırmadan yaşayan hayvanların öldükten sonra kavuşacakları şeker dağlarını anlatan din bilimci karga Moses’i, tek derdi şeker yemek ve kurdeleler takmak olan kısrak Moly’yi insana dönüşmüş halde görebiliriz. Zaten iktidarların her başı sıkıştığında kendilerine mutlaka bir domuz Snowball bulduklarına, toplumun okuma yazma bilen aydını keçi Murriel sorumluluğunu yerine getirmediği için okuma yazma bilmeyen cahil kesimin sistemi nasıl etkilediğine  her gün şahit olmuyor muyuz? Özellikle de her krizde koro halinde “Dört ayak iyi, iki ayak kötü” diyerek ayaklanmaları önleyen koyunlar, iktidarı korumak için salyalarını akıtan ve ısırmaktan çekinmeyen köpekler her yerde karşımıza çıkmıyor  mu? Kitabın sonunda kendime soruyorum peki ben kimim? Pink Floyd’a "Animals" albümü için ilham veren  hayvanlardan hangisiyim? 

27 Mart 2019 Çarşamba

Kütüphaneler Haftası Kutlu Olsun...

eşekli kütüphaneci ile ilgili görsel sonucu

Kütüphaneler aklın tedavi yerleridir.
Scilus
Bu hafta “Kütüphaneler Haftası” vesilesiyle Fakir Baykurt tarafından kaleme alınan, Mustafa Güzelgöz’ün, hayatının anlatıldığı “Eşekli Kütüphaneci” adlı kitaptan bir bölüm paylaşmak istiyorum.
Mustafa Güzelgöz, namı diğer Eşekli Kütüphaneci…
Ürgüp’teki kitaplığı yönetirken otuzdan fazla köyün halkına eşekle kitap taşıdığı için takılmıştır bu ad Mustafa Güzelgöz’e. Herkes, özellikle kadınlar kitap okusun diye yıllarca çırpınmıştır Eşekli Kütüphaneci. Bir taraftan iklim koşulları ve Orta Anadolu’nun coğrafyasıyla savaşırken bir taraftan da gericilik, tembellik ve cehaletle boğuşmak zorunda kalmıştır. Başarısı yalnız Türkiye’de değil, dünyada yankı uyandırmış, Amerika’da düzenlenen “Halkına Hizmet Eden İnsanlar” yarışmasında birinci olmuştur.
Onun başarılarının ardından Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde bir kürsü açılır. Türkiye’de ilk kez kütüphanecilik eğitimi başlar. Çok fazla tanınmamış olsa da ülkemize önemli bir hizmette bulunmuş Mustafa Güzelgöz’ün hayat hikayesi Fakir Baykurt’un son romanıdır aynı zamanda.

Kitap sevgisi yüzünden benim Eşekli Kitaplık işine koyulmamın bir nedeni daha var; bu neden beni çok tedirgin ediyordu. Bunu bilmem ki nasıl anlatayım? Kaymakam başta sekiz on memur bir köye gidiyoruz. Köylüler bizi karşılıyor. Herkesin altına birer sandalye sürüyorlar. Doktorun, ziraatçının, veterinerin, ortaokul müdürünün, öğretmenin, nüfusçunun…  Ama bana sandalye yok. Örneğin Aksalur’da iki kişi bir sandalyeye oturduk. Demek bana sandalye düşse bile yarım düşüyor, kimi yere onu bile bulamıyorum. Bu duruma çok kızıyorum.
Bir de benim içimde yanan ateşi anlaman için evinde hiç kitabın olmadığını düşün. Bununa kalma, bu yaşına kadar ders kitabı dışında hiç, din kitabı dışında hiç kitap okumadığını düşün. Bununla da kalma bu yaşına kadar hiç okuma yazma bilmediğini düşün. Çevremizde cahilliğin etkileri gün geçtikçe artıyor, yurtta karanlık bastırıyordu. Orda burada öğretmenlere saldırılar oluyordu. Cumhuriyete karşı alttan alta kımıldanan düşmanlık öğretmenlere çevriliyordu.
Bir gün kendi kendime “Kızma Bay Mustafa, ne kızıyorsun? Altına sandalye sürülenler köylüye az çok bir hizmet götürüyorlar. Sen de yap hizmet, senin altına da sürsünler! Kızmakla eline bir şey geçmez.” dedim. 
Düşündüm: Ama ben ilçede kitaplık memuruyum; köylüye nasıl bir hizmet götürebilirim? Köylülere hizmet götürebilmem için köye dönük bir görevimin olması gerekir. Düşündüm: Var mı öyle bir görevim? Yoksa, yok mu? Belki vardır, iyi düşün bakalım.
Düşündüm: Ben de kitap götüreyim. Ama nasıl götüreyim kitabı? Kimi köylerde halkodaları vardı; onlar çoktan kapandı ama yapıları duruyor. Kalkıp Karain köyüne gittim. Eski Halkodası yapısını alıp köy kitaplığı yapayım diye düşündüm.
Muhtar İsmail Ağa’yla konuşuyorum. Halkodası’nın yapısını ver, kitaplık yapayım! Beyim diyor, bizim yolumuz, köprümüz, çeşmemiz yok; kitaplığı ne yapacağız? Anlatıyorum ona: Eğer kitaplığınız olursa, yolunuz, çeşmeniz, köprünüz de olur. Muhtar İsmail Ağa, “Gerekmez Mustafa Bey, kalsın!” diyor. Karain köyünden sonuç alamadan dönüyorum. Öbür köylere gidiyorum, sonuç yok. Eski Halkodalarını kimi muhtar ağıl yapmış, kimi muhtar ahır; vermiyorlar. Düşünüyorum: Köylülere nasıl götüreyim kitabı?
Akşam aklımda bu, sabah aklımda bu. Bir gün “Eşekle götür ulan, eşekle!” dedim kendi kendime. “İki sandık yaptır üçer gözlü. Doldur kitapları sandıklara, sür eşeği köylere! Böyle böyle köylüleri okumaya alıştır.” İçime bir sevinç doldu. Eşekten bol ne var? Orta Anadolu’nun her yeri eşek dolu.  Yaptıracağım sandığın planını çizdim. Marangoz istediğim sandıkları yaptı. Bir büyük defter aldım, çizdim, böldüm. İşgörene de anlattım. İkimiz gittik. Ben bağırdım: “Haydin kitapçı geldi! Haydin kitapçı geldi haaaa!”
Çok hoştur öykümün burası. Köyüler birer ikişer evlerinden çıkıp çevremizi alıyor. Soruyorlar ne kitabıdır gelen? Din kitabı mı? Hayır, din kitabı değil, okunacak kitaptır, bilgi kitabı. Yani insanı bilmezlikten kurtaracak kitaplar.
Soruyorlar: Parayla mı?
Yanıt veriyoruz: Hayır.
Soruyorlar: Arpa, buğdayla mı?
Yanıt veriyoruz: Hayır, adınızı yazdırıp alacaksınız, götürüp evde okuyacaksınız. Biz on beş gün sonra geri geleceğiz. Bunları sizden geri alıp yenilerini vereceğiz.
Söylediklerimi anlamaya çalışıyorlar. Bir kitaplara, bir bize bakıp usulca “Peki.” diyorlar. Köylülere kitap götürmenin, çöllere su götürmek gibi olduğunu hissediyorum o anda…
(Eşekli Kütüphaneci- Fakir Baykurt/Literatür Yayınları-On Birinci Basım)


25 Şubat 2019 Pazartesi

Pamporovo


Kar yağarken doğayı dinlemelisin.
Alexander Christian Irvine
Aslında ihtiyacım olan tam da buydu… Doğayı dinlemek, onun kadim kurallarından birini hiç istemesem de kabullenmek için kendimi telkin etmek… Üzüntümle barışmak, yaşadığım kaybı kabullenmeye başlamak...
Bir yandan da oğlum var düşündüğüm. Onun doğa ile, kar ile, sıcak ile, soğuk ile velhasıl tabiat ana ile barışık, uyumlu bir çocuk olmasını istiyorum. Doğayı sevmesi, ondan gelen her şeye ilgi duyması en büyük isteklerimden. Daha doğrusu onun ihtiyacının da bu olduğunu düşünüyorum.  Bizimle birlikte sürüklendiği büyük şehir karmaşasından arada sırada da olsa uzaklaşıp insanın ait olduğu yerin doğa olduğunun bilincine varması, bu bilinçle büyümesi... Eh, bir de eşim var çok çalışan, çok yorulan. Sonuçta aile olarak hepimizin ihtiyaçları aynı yönde olunca, sakin, yakın ve oğlumuzun kış sporlarıyla tanışabileceği bir bölge olan Pamporovo’yu tercih ettik.
Sömestrin ilk haftasının tamamını Pamporovo’da geçirecek şekilde planladık tatilimizi. Karayolunu kullanarak kendi aracımızla ulaşım sağladık. Bulgaristan’ın en büyük ikinci şehri olan Filibe’ye iki saat uzaklıktaki bu bölgeye seyahatimiz sırasında bize mükemmel bir manzara eşlik etti. Yaklaşık altı saatlik yolculuğun ardından vardığımız,  1900 m yüksekliğe kurulmuş olduğunu öğrendiğim Pamporovo’da ilk gözüme çarpan ve beni en çok etkileyen şey gökyüzüne değecekmiş gibi duran çam ağaçlarıydı.  Otele adım attığımız andan itibaren merkezin Türkler tarafından çok ilgi gördüğünü fark ettim. Çalışanların da neredeyse tamamı Türkçe biliyordu.
Birlikte seyahat ettiğimiz arkadaşlarımızın deneyimlerinden yararlanarak oğlumuz için hemen bir kayak eğitmeni bulduk. Farklı zorluk derecelerindeki pistlerin olması yeni başlayanların kendilerini daha güvende hissetmelerini sağlarken daha uzun süredir bu sporu yapan insanlar için de uygun koşulları yaratıyor.  Kayak eğitmenlerinin de Türkçe’ye hakim olması oğlum ders alırken kendimi daha rahat hissetmemi sağladı.
Bu sayede ben de eşsiz bir manzara ve çok az yerde rastlayabileceğim tertemiz bir hava eşliğinde kitabımı okuyup kahvemi yudumladım.
                Akşam yemekleri için gidilebilecek otantik, şirin, küçük restoranlar da beni ayrıca cezbetti. Bu mekanlardaki yemeklerinin lezzeti kadar kendinizi başka bir zamanda yaşıyormuş gibi hissettiren atmosferleri de  çok etkileyiciydi. Kendine has kültürü, lezzetli yemekleri, tertemiz doğası ile Pamporovo gidilebilecek yerlerden birisi. Deneyin derim.

21 Nisan 2018 Cumartesi

Sınıf Rutinleri


Çocuklarımıza yol gösterecek en güzel kaynak, 
onlara hiçbir şeyin değiştiremeyeceği rutinler kazandırmaktır.
Sydney Smith

İş hayatında büyük başarılara imza atmış insanların hayatına baktığımızda günlük düzenlerini hiçbir bir nedenle değiştirmediklerini, rutinlere sadık kalarak yaşadıklarını görürüz. Aslında hepimizin hayatında rutinler önemli bir yer tutar. Günlük yaşantımızda birçok işi belli bir sıra izleyerek, belli bir düzene uyarak yaparız.  Rutinler hepimizin hayatını kolaylaştıran, bizi kararsızlıktan ve amaçsızlıktan kurtaran günlük işler dizisidir. Her gün aynı saatlerde, aynı şeyleri yapmak kulağa sıkıcı gelse de gerçekte bizi daha çok sıkılmaktan kurtardığını, işimizi kolaylaştırdığını rahatlıkla fark edebiliriz.
Tüm insanların hayatında önemli yer tutan, daha verimli olmamızı sağlayan rutinler çocukların ve sınıf yönetiminin de olmazsa olmazıdır. Sınıf içinde uygulanan rutinler sınıf yönetimini kolaylaştırdığı gibi öğrencilerin bir sonraki adımın, yapılacak işin ne olduğunu bilmesini sağlar. Bu sayede öğrenciler gün içinde yapılması gerekenleri ve sonuçları bildiği için kendisini daha güvenli ve hazır hisseder. Aynı zamanda rutinlere uyularak oluşturulmuş sınıf yaşantısı önemini sıklıkla vurguladığımız öğrencinin bağımsızlaşması sürecine de önemli ölçüde katkıda bulunur. Öğrencilerin günlük işlerini sürekli aynı düzenle yapması, haftanın aynı gün ve saatlerinde aynı derslere katılmaları istikrarı sağlar.
Gün içinde takip edebileceğimiz rutinler en basit haliyle şöyle olabilir:
-Sabah öğrencileri sınıfta karşılamak, unutan öğrenciler için yapılması gerekenleri tekrar etmek (Kırtasiye malzemelerinin ders için hazırlanması, ev çalışmalarının çantadan çıkarılması, ev çalışmaları ile ilgili sorulanların bireysel olarak cevaplandırılması vs)
-  Tahtaya tarih yazmak ve o günün önemi üzerinde kısaca konuşmak.
- Gün içinde yapılacak derslerin ve içeriklerinin belirlenmesi, öğrencilerle paylaşılması
-  Ders sonunda kırtasiye malzemelerinin ve kitapların toplanması
Rutinlerin sınıf içi yaşantımızı ve sınıf yönetimini kolaylaştırabilmesi için karmaşıklıktan uzak olması gerekmektedir. Her maddenin, eğitim yılının başında öğrencilerle birlikte belirlenmesi ve kabul görmesi önemlidir. Sınıf yönetimini kolaylaştırıp belli noktalarda işbirliği yapılmasını sağladığı için elimizi güçlendiren önemli bir araç olarak kullanılabilir.


4 Nisan 2018 Çarşamba

Okumak Değiştirir


Bir ülkede okumaya karşı istek artmadıkça, gaflet ve bu gafletten doğacak felaketler azalmaz.
Benjamin Franklin
Aslında yazımı geçtiğimiz hafta kutladığımız “Kütüphaneler Haftası” ile ilgili yazmak istiyordum. Bu konuyu da kapsayan küçük bir deneyim yaşadım ve ona yer vermek istedim.
Hafta sonu havayı güzel görünce, sandviçlerimizi yaptık, kahvelerimizi, meyve sularımızı hazırladık, yanımıza meyvemizi, piknik örtümüzü alıp kendimizi çayıra çimene vurduk. Sessiz sakin, sadece çay servisi yapılan bir alana yaydık örtümüzü, oğlumun çok sevdiği tarzda pikniğimizi yapmaya başladık. (Çünkü piknik mutlaka yerde oturarak yapılır😉)
Biraz yiyip içtikten sonra oğlumla eşim top oynamak için yanımdan kalktılar. Bu arada ben de uzandım, açtım kitabımı bir taraftan okuyorum, bir taraftan atıştırıyorum, keyfime diyecek yok kısacası. Geçtiğimiz hafta okulda muhteşem etkinliklerle kutladığımız kütüphaneler haftası nedeniyle yaptığımız çekilişte hediye edilen harika bir kitap var elimde. Okudukça mest oluyorum. Bu sırada oğlumla eşimin biraz uzaklaşmış olduklarını fark etmedim. Bir gölge belirdi yanımda. Servis yapan arkadaş çayımızı demlemiş getirmişti. Demliği bıraktıktan sonra dikilmeye devam etti. Parayı peşin ödememizi istiyor diye düşündüm ama yanılmışım. Ben çantamı aranırken başladı konuşmaya: “Abla, burası kitap okunacak yer mi? Gelmişsin buralara, doğayı seyret, çayını iç, ÇOCUĞUNLA İLGİLEN.”
Çocuğum olduğundan beri beni benden alan son cümleyi duymazdan gelip cevap verdim: “Kitap okumak için doğadan güzel yer var mı? Ben bayılırım açık havada kitap okumaya.”. Sanırım ikna etme konusunda çok başarılı olamadım ki kendisi devam etti: “Abla, kitap her yerde okunur. Evinde oku, işyerinde oku.” Nasıl bir işim olduğunu düşündü acaba bilmiyorum, onu merak etmek sonradan aklıma geldi🌝 
İçimden gelen cevap şuydu: “Madem kitap her yerde okunur neden burada okuyamıyorum?” Tabii ki vermedim bu yanıtı. Sadece gülümsedim ve servis için yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordum. Çünkü niyetinin hiç kötü olmadığını biliyordum. O sadece benim doğanın tadını çıkarmamı istiyordu. Bir de çocuğumla ilgilenerek toplumun benim için belirlediği rolü hakkıyla yerine getirmemi. Sıkıcı şeylerle vaktimi harcamamalıydım. Ya keyif yapmalıydım ya da kutsal annelik müessesesinin gerekliliklerini yerine getirmeliydim. Bu arada biraz ileride tavla oynayan çift ve telefonlarıyla ilgilenen insanlar-ki bizi hiç ilgilendirmez- benimle aynı kaderi paylaşmadılar. Onlar doğada yapılması gereken neyse onu yapıyorlardı. Sorun benim bu kadar güzel bir ortamda bu kadar sıkıcı bir şey yapıyor olmamdaydı.
Toplumumuzda okumanın ve okuyan insanın yarattığı etkinin genellikle olumsuz olduğuna sıklıkla şahit oluyoruz aslında. “Bu kadar okuyup ne yapacaksın?” cümlesi sık sık çıkar karşımıza ya da çok okuduğu için –af edersiniz- kafayı yemiş insanların hikâyelerini duyarız sıkça. Yani biraz korku da var sanki işin içinde. Yoksa okumaya karşı bu kadar olumsuz duygular besleyen toplumumuz aslında bazı şeylere sadece cehaletle katlanabileceğimiz bilgeliğine mi sahip farkında olmadan?
Türkiye İstatistik Kurumu’nun yaptığı kitap okuma alışkanlıkları istatistiğine göre Türk insanı günde 6 saat televizyon izliyor, 3 saat internete giriyor, sadece 1 dakikasını kitap okumaya ayırıyor.  Ayrıca kitap okuma faaliyeti ihtiyaç listemizde 235. sırada yer alıyor.  
Yazının başında da belirttiğim gibi geçtiğimiz hafta "Kütüphaneler Haftası" kutlandı. Öğrencilerimizde, toplumda okuma alışkanlığının artırılması için yapılabilecek etkinlikler konuşuldu. “Okumak Değiştirir!” sloganıyla 81 ilde eşzamanlı okuma aktivitesi yapıldı. Kitap okumanın kazandırdıkları tekrar tekrar anlatıldı. Oysa biliyoruz ki sadece okullarda bu haftayı kutlamakla artmayacak okuyan insanların sayısı. Bu istatistiklerin değişmesi için yapmamız gereken çok şey var. Okumaya karşı istek uyandırmanın yollarını biliyoruz aslında. Teoride hepsini bilsek de uygulamada çok zorlandığımız şeyler. Çocuğumuza model olmaktan başlayıp düzenli okumayı alışkanlık haline getirmeye kadar bir çok yolu olduğunun farkındayız. En yakındaki kütüphaneye üye olmanın ne kadar kolay olduğunu da tahmin ediyoruz. Keşke hemen şimdi bildiklerimizi uygulasak, ve  keşke ülkemizde gafletten doğacak felaketlerin ülkemizde yok olduğuna hep birlikte şahit olsak…

17 Mart 2018 Cumartesi

Hawking'in Ardından...


Life would be tragic if it weren’t funny.
Stephen Hawking
Geçtiğimiz hafta dünyanın yaşayan (artık maalesef yaşamayan) en zeki insanını kaybettik. Sabah işe giderken dinlediğim radyo kanalından öğrendim haberi. Bir süre algılamakta zorlandım. Sanırım kendisine iki yıl ömür biçilmesinden sonra 55 yılı devirdiği için, daha uzun süre bize kara deliklerle ilgili espriler yapacağına inanıyordum.
Doğruyu söylemek gerekirse bir dönem bayılarak izlediğim Simpsons’ta kendisine yer verilene kadar benim için çok zeki, engelli bir bilim insanıydı sadece. Kara deliklerle ilgili araştırmaları vardı işte o kadar…
 Ancak ne zaman bahsettiğim çizgi filmde metalik sesiyle konuşan, espri yapan bir insan olarak karşıma çıktı, o zaman algıladım onun aslında sadece bir bilim insanı olmadığını.
Kaslarını hareket ettiremeyen, konuşamayan yazamayan ama bilim dünyasını alt üst edebilecek kadar zeki, çalışkan ve inatçı biriydi ve insandı her şeyden önce. Sadece beyin değildi. İlk o zaman merak ettim yaşam öyküsünü. Okuduklarımdan çok etkilendım. Yüzlerce kasımızı hiç zorlanmadan hareket ettirebildiğimiz  halde kolaylıkla pes edebilen biz sıradan insanlar için ibret tablosuydu sanki hikayesi. (Tabi bunu fark etmemde yaşımın o dönemde otuza yaklaşmış olmasının da etkisi vardı galiba🙂)
Ailece bayılarak izlediğimiz dizi “Big Bang Theory”de karşılaştık çok geçmeden kendisiyle. En sevdiğim dizi karakteri, sicim teorisi üzerine çalışan yeni nesil fizikçi Sheldon Cooper’ın sürekli tacizlerine maruz kaldığı sahneler, her izlediğimde ilk kez izliyormuşum gibi güldürdü beni.  
Daha sonra yaşam öyküsünün anlatıldığı, kendi kuramı ile aynı adı taşıyan “Theory of Everything”i izlediğimde bir kez daha hayran oldum ona. Öyle fizikten çok anladığımdan falan değildi hayranlığım. Bir insanın yaşadıkları karşısında bu kadar güçlü durmasındandı, bu kadar zeki olmasından, bu kadar çok çalışmasındandı.
Ve ben her ne kadar farkında olmadan onun ölümsüz olduğunu düşünmüş olsam da artık aramızda değil. Galileo’nun ölümünün 300. yılında doğmuştu, Albert Einstein’ın doğum gününde aramızdan ayrıldı. Gelişi de gidişi de havalı oldu yani.  Çocukları, arkasından “olağanüstü” bir insan olduğunu söylemişler. Daha iyi bir tanım olamazdı sanırım.  Ömrü belki evrenin sırrını açıklamaya, her şeyin teorisini kanıtlamaya, yetmedi ama bize başka bir şey kanıtladı. Evrende saklı olan en büyük sırrın umut olduğunu, yaşadıkça ve çalıştıkça umudun hep var olacağını!






24 Şubat 2018 Cumartesi

Geribildirim Verirken

Eleştiri yağmur gibi, insanı köklerine zarar vermeden besleyecek kadar nazik olmalıdır.
Franc A. Clark
Geribildirim sözcüğünü, dilimizdeki ağırlığı nedeniyle sadece profesyonel süreçle özdeşleştirsek de aslında hayatımızın her anında var. Gün içerisinde, iş yaşamımızda, özel yaşamımızda, en küçük sosyalleşme anlarında bile gerek farkında olarak gerek olmayarak sürekli geribildirim veriyoruz birbirimize.  
Özellikle biz eğitimciler için geribildirim vermek işimizin çok önemli bir parçası. Günün büyük bir bölümünü öğrencileri ile birlikte geçiren, özellikle de küçük yaş grubu ile çalışan öğretmenler için vazgeçilmez bir gelişim aracı. Ancak geribildirimi amacına uygun şekilde vermek her zaman yapamadığımız, zorlandığımız bir nokta. Ben mesleğe başladığım günden bu yana bu konuda zorlanma nedenimizin içinde yaşadığımız,  şekillendiğimiz kültürle alakalı olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum. Bizim için bir insana geribildirim vermek çoğu zaman kaşımızdakinin hatalarını söylemekle aynı anlama geliyor sanki.
 Anlamı geri besleme olan “feedback” sözcüğü nadiren aynı şekilde çevirisi yapılarak kullanılsa da genellikle karşımıza “geribildirim” olarak çıkıyor. Aslında benim kafamdaki karışıklık da sanırım bu noktada başlıyor. “Besleme” sözcüğü, karşımdaki insanın güçlenmesine yönelik hamleler yapma girişimini işaret eden, daha samimi bir ifade gibi görünüyor bana. “Bildirim” ise hatalarını söylemek, eleştirmek gibi…
Geçtiğimiz hafta, Porta Eğitim ve Psikolojik Danışmanlık Merkezi’nde, klinik psikolog Serkan Kahyaoğlu’ndan “Etkin Geribildirim Verme” konulu bir eğitim alma şansım oldu. Yukarıda söylediğim bazı sorulara cevap alabildiğim, çok verimli bir çalışmaydı.
Öncelikle “etkin geribildirim” verebilmek için kötü geribildirimin ne olduğunu anlamamız gerekiyor. Gözlemlenemeyen, çok yoğun olan, sübjektif, amaçsız ya da zamansız yapılan, sürekli olumluya ya da olumsuza odaklanılan veya kişiliğe yönelik geribildirimler kötü geribildirimdir. Buradan yola çıkarak iyi bir geribildirim kişiyi davranış anlamında, duygusal alanda, düşünsel olarak, bilgi ve beceri düzeyinde besleyerek olumlu davranış kazandırırsa iyidir diyebiliriz. Sonuç olarak, söylediklerimizin karşı tarafa geçmesi önemli. Peki bunu nasıl sağlayabiliriz?
İlk dikkat etmemiz gereken nokta geribildirimin otantik ve samimi olması. Geribildirim, empatik olmaya dikkat edilerek, öğrencinin yaşını, cinsiyetini, perspektifini, değer yargılarını dikkate alarak verilmeli. Diğer taraftan bulunulan yere ve ortama uygun olmasına dikkat edilmeli. Kaliteli geribildirim olabilmesi için çocuğa özel olmalı, her öğrencinin kendine has geribildirim alma hakkı olduğu bilinmeli ve buna saygı duyulmalı. Bence en önemlisi kişiliğe değil davranışa yönelik olmalı. 
Bu eğitimden sonra fark ettim ki, öğrencilerimizde olumlu besleme ile olumlu davranış değişikliği gerçekleştirmek için uymamız gereken kurallar var. Her ne kadar kültürel olarak daha eleştirel olmaya eğilimli olsak da, yanlış düzelterek eğitim vermek bize daha uygun gelse de küçük bir ısınma ile başladığımız, gelişim planına karar vererek bitirdiğimiz geribildirimlerin amacına ulaşması ihtimali daha yüksek. Ama en önemlisi cebimizde her zaman pozitif kabul iletisinin olması ve geribildirim verdiğimiz öğrencinin insan olarak bizim için değerli olduğunu hissetmesi. Nazikçe, yağmur gibi köklerine inerek...


18 Şubat 2018 Pazar

Florida Etkisi


Bir çocuğa başardıkları kadar değer verirsen, olduğu gibi yaşamaya devam eder.
Eğer bir çocuğa başarabilecekleri kadar değer verirsen, ulaşabileceği en yüksek noktaya kadar yükselir.
Goethe
Sınıfımızda olumlu dil kullanmanın öğrencilerimizin pozitif motivasyonu üzerindeki etkilerini hepimiz biliriz. Yanlış olan davranışı vurgulamak yerine yapılması gerekeni söylemenin özellikle küçük yaş gruplarında daha kolay anlaşıldığını görmek, her gün defalarca şahit olduğumuz bir durumdur. İnsan zihninin olumsuz mesajları algılamadığını, olumsuzluk eki ile biten bütün sözcüklerin zihnimiz tarafından olumluya dönüştürülerek algılandığını bildiğimiz için örneğin sınıf kurallarını hep olumlu cümleler haline getirerek yazmaya özen gösteririz. “Okul binasının içinde koşmam.” cümlesinin yerine “Okul binasının içinde daima yürürüm.” cümlesini yazarız.  Özellikle akademik süreçte öğrencilerimize geribildirim verirken gelişmeye açık yönlerini ve ilerleme kaydettikleri noktaları daha çok vurgularız.
Bütün bunlara rağmen, kendisini başarısız hisseden, yapamayacağına inanmış öğrencilerimizi yapabileceğine inandırma konusunda zaman zaman kendimizi çaresiz hissederiz. Ne yapsak olmaz. Çünkü çağrışımlar sadece kavram ve sözcüklerle sınırlı değildir.
Daniel Kahneman’ın “Hızlı ve Yavaş Düşünme” isimli 2002 Nobel Ekonomi Ödülü almış olan kitabında yer alan  “Florida Etkisi” adlı deneyi okurken, sadece pozitif geribildirimler vererek öğrencilerde başarı duygusunu tetiklemenin pek de kolay olmadığını fark ettim. Deneye göre eylem ve duygularımız farkında bile olmadığımız olaylar tarafından tetiklenebiliyor.
John Bargh ve arkadaşları, New York Üniversitesi öğrencilerinden seçilmiş bir grupla yaptıkları deneyde öğrencilerden, karışık olarak verilmiş beş sözcüğün dördünü kullanarak cümleler oluşturmalarını istediler. Bir grup öğrenciye sıradan cümleler kurabilecekleri sözcükler verilirken, bir grup öğrenciye verilen sözcükler yaşlılık ve yaşlı insanlarla ilgili sözcükleri içeriyordu. Florida, unutkan, kel, ak, kırışıklık gibi… Denekler bu görevi tamamladıktan sonra, başka bir deney için koridorun diğer ucunda bulunan sınıfa gönderildiler ve deney aslında bu kısa yürüyüşten ibaretti. Yaşlılıkla ilgili sözcüklerden cümleler kuran denek grubu koridorun diğer ucuna ilk deney grubundan daha uzun sürede yürümüşlerdi. Deneyde “yaşlı” sözcüğü hiç kullanılmadığı halde, verilen sözcüklerin yaşlılıkla ilgili düşünceleri tetiklediği gözlemlenmiştir. Bunun tam tersini kanıtlayan deneylerin de yapılmış olduğunu okudum sonradan.

Bu deneyi okuduktan sonra, sadece olumsuz sözcüklere değil, olumsuz çağrışım yapacak her türlü değişkene dikkat etmem gerektiğini kavradım. Basit, sıradan ifadelerin bile zaman zaman duygu ve düşüncelerimizi olumsuz yönde etkileyebileceğini fark ettim. Kullandığımız sözcüklerde ve çağrışım yapabilecek tüm değişkenlerde öğrencilerin yapabildiklerinden çok yapabileceklerine olan inancımızı vurguladığımız tetikleyiciler kullanmamız önemli. Başarabilecekleri kadar değer verdiğimiz tek bir çocuğun bile ulaşabileceği en yüksek noktaya çıkmış olduğunu görmek… Bir öğretmen için bundan daha değerli ne olabilir ki?

11 Şubat 2018 Pazar

Oyun Oynamak, Su Baloncuklarını Yakalamak


Eğitim ve oyunu farklı sananlar her iki etkinliği de tanımıyorlar demektir.
Marshall Le Luhan
Oyun insanlığa özgü bir kavramdır. Bununla birlikte çocukların bulunduğu her ortamda sosyalleşme becerilerinin en önemlisi olarak karşımıza çıkar. Çocuklarla aynı ortamda çokça zaman geçirsek bile oyunun tanımı sorulduğunda cevaplamakta zorlanırız. Sahi nedir oyun? Tanımlamak çok zor. En çok kullandığımız sözcüklerin tanımını yapmanın zaman zaman bizi bu kadar zorlaması ilginçtir. Janet Moyles’in kitabı The Excellence of Play kitabında şöyle söyler: “Oyun kavramını anlamak, su baloncuklarını yakalamaya çalışmaya benzetilebilir. Her ortaya çıktıklarında, yakalayabileceğinizi sanırsınız ama kısa ömürlü doğası yüzünden siz yakalayamadan çözünüp gider.”
Oyun ve oyun oynama güdüsü yetişkinler tarafından özellikle de çocuk ilköğretime başladıktan sonra çoklukla, gereksiz ve okul dışında bırakılması gereken bir yaşantı olarak eleştirilir. Çocuklardan oyunu bir anda hayatlarından çıkarmalarını ve akademik hayata ani bir giriş yapmaları beklenir. Okullarda yoğun müfredatlar da genellikle bu beklentiyi pekiştirir. Diğer taraftan oyunun çocukların hayatında çok önemli bir yere sahip olduğunu, aslında sürekli bir öğrenme ve kendini ifade etme biçimi olarak kullanılabilecek en işlevsel araç olduğunu fark eden yaratıcı kurumlar ve öğretmenler oyunu ders programlarının bir parçası haline getirmeye çalışırlar.
Çocuk merkezli eğitim anlayışına göre, öğrenmenin duygusal temelini göz önüne aldığımızda özellikle yeni bir konuya başlarken kullanılan eğitsel oyunlar öğrenmenin daha kalıcı olmasına yardımcı oluyor. Öğrencilerde sosyalleşme, başkaları ile işbirliği içinde çalışma, iletişim becerisi gibi alanların gelişmesine önemli ölçüde katkıda bulunuyor. Eğitsel oyunlar sayesinde çocuklar kendilerini daha rahat ifade edebiliyorlar, araştırma istekleri gelişiyor, eğitimi buyurgan bir angarya olarak değil, eğlenceli bir yolculuk olarak görmeye başlıyorlar.
“Einstein Hafıza Kartları Kullanmazdı” isimli kitapta okuduğum bir bölümü tam olarak eğitsel oyunun önemine değindiği için paylaşmak istiyorum.
“Sonuçları öğrencinin geleceğini belirleyecek olan testlerin” başrol oynadığı yeni eğitim hareketinde, önemli olan doğru cevaplar olsa da, gerçekten yaratıcı, en anlamlı katkıları sağlayan bireyler, hâlihazırda formülleri belirlenmiş problemlere cevap bulmaktan daha fazlasını yapabilir. Bu bireyler, yeni sorular sormayı ve yeni cevaplar bulmayı nasıl öğrenir? Tabii ki oyun vasıtasıyla. Oyun çok yönlü ve kıvrak yetenekleri geliştirir. Oyun, problem çözmenin gerçekleştiği yerdir. Ancak, oyun sadece bizim dönemimizle ilgili bir kavram değildir. 
Einstein, şu cümleyi söylediğinde, oyunun önemini gayet iyi biliyordu:“… OYUN YARATICI BİLİMSEL DÜŞÜNCENİN EN ÖNEMLİ ÖZELLİĞİ GİBİ GÖRÜNMEKTEDİR. DİĞERLERİYLE İLETİŞİM KURMAK İÇİN SÖZCÜKLER VE BİRBİRLERİYLE İLİŞKİLİ OLABİLECEK DİĞER İŞARETLERİ MANTIKLI BİR ŞEKİLDE BAĞLAMAYA HENÜZ BAŞLAMADAN ÖNCE BİLE...

3 Şubat 2018 Cumartesi

Temiz Hava, Bol Oyun

Çocuk oyunları hayatın çekirdeğidir.
Fredrich Fröbel
Ülkemizde “Kirlenmek güzeldir.” sloganı ile yayınlanan reklamların bir benzerini  2016 yılında youtube’da çok etkilenerek hatta gözlerim dolarak izlemiştim. Sanıyorum yine bir deterjan markasının sosyal sorumluluk projesi olarak yaptığı bir çalışmaydı ve "Free the Kids" adı altında yayınlanmıştı. Bahsettiğim kısa film, uzun süredir hapishanede kalan mahkûmlarla yapılan röportajları içeriyor. “Etrafınız, aşmanızın imkânsız olduğu duvarlarla çevriliyken, birden kapıları açtıklarını ve sizi dışarı gönderdiklerini, yüzünüzde güneşi hissettiğinizi hayal edin” diye başlıyor film. Mahkûmlara, gün içerisinde havalandırmaya çıktıklarında ne hissettikleri ve bu hakkın ellerinden alınması ya da dışarıda serbest geçirdikleri zamanın kısaltılması durumunda ne hissedecekleri soruluyor. Röportaj yapılan kişiler, bu zaman dilimlerinin kendileri için her şey demek olduğunu belirtip, haklarının ellerinden alınması durumunda çok mutsuz olacaklarını ve gerginlik yaşayabileceklerini hatta bunun işkenceyle aynı anlama gelebileceğini ifade ediyorlar. Yine aynı kişilere “Sizce kimler dışarıda günde bir saatten az zaman geçiriyor olabilir?” sorusu sorulduğunda mahkûmlar cevap veremiyor. Böyle bir grubun var olabileceği akıllarına bile gelmemiş belli ki. Doğrusunu söylemek gerekirse benim için de zor bir soruydu. Tahmin edilmesi gerçekten çok zor... Peki siz bulabildiniz mi cevabı? Hemen söylüyorum, cevap: ÇOCUKLAR... Yanlış okumadınız. Evet, dışarıda mahkumlardan daha az zaman geçiren grup, çocuklar. Cevabı duyan mahkumlar inanmakta güçlük çekiyorlar tıpkı benim gibi. Tamamı yetişkin olan mahkûmların, duvarlar dışında geçirdikleri serbest zamana duydukları ihtiyacın önemini ifade etmelerinden yola çıkarak aslında açık havada serbest geçirilen zamandan  alınan hazzın sadece çocuklara değil insanlığa özgü bir nitelik olduğunu fark edebiliriz.
Günümüzde dünyanın birçok yerinde çocuklar  benzer sorunlar yaşıyorlar anlaşılan. Baş etmek zorunda kaldıkları yoğun müfredatlar, akademik kaygılar ve serbest oyunu zaman kaybı olarak gören başarı odaklı aileler… Bazı okullar kurum olarak, bazı öğretmenler bireysel olarak çocukların bu durumla başa çıkması konusunda çaba göstermeye devam etseler de sonuç çok değişmiyor. Çocukların her geçen gün duvarların arasına biraz daha sıkıştığını fark eden uzmanlar bu konuda yoğun araştırmalar yapmakta ve hep aynı sonuca ulaşmaktalar. Minnesota Üniversitesi’nden Dr. Anthony Pellegrini’nin yakın zamanda okuduğum bir çalışması da buna işaret ediyor. Pellegrini’ye göre, okul çağındaki çocuklara oyun araları vermek, düşünmeyi kapsayan okul görevlerinde dikkat seviyelerinin üst düzeye çıkmasını sağlarken, okulların ve ailelerin çocukların her  anını doldurarak oyun fırsatlarını azaltmaları onlara zarar veriyor.  Yine aynı çalışmada, “oyun yetersizliği”nin çocuklarda depresyona ve düşmanlığa neden olabileceğine, açık havada oynanan yeterli serbest oyunun ise yaratıcılık ve problem çözme becerilerini geliştirdiğine değiniliyor.
Sonuç olarak çocukların öğrendiklerini özümsemek, duygusal deneyimlerini geliştirmek ve eğlenmek için molaya ve oyuna ihtiyaçları var. Zekânın, duvarların dışında gerçekleşen serbest oyunlardan beslendiğini kanıtlayan ne kadar çok araştırma okusak da asıl önemli olanın sadece daha çok çalışmak olduğu fikrinden kurtulmakta içten içe zorlanıyoruz. Oysa açık havada serbest oyun için ayrılan zaman çocukların fiziksel, duygusal ve akademik başarıları için yapılacak en değerli yatırım. 

25 Ocak 2018 Perşembe

Bir Var Olma Biçimi Olarak Öğretmenlik

"Sıradan öğretmen anlatır, iyi öğretmen açıklar, yetenekli öğretmen yapar ve gösterir.
Büyük öğretmen ise esin kaynağı olur "
William A. Ward

Öğretmenlik eski çağlardan bu yana hep kutsanmaya ve yüceltilmeye açık bir meslek olagelmiştir. Eğitim fakültesine girdiğiniz, gencecik bir öğretmen adayı olduğunuz ilk günden itibaren yapacağınız işin ne kadar kutsal olduğunu duyduğunuz için mesleğinize bakışınız buna göre şekillenir. Ben algınız, kim olduğunuza ilişkin anlayışınız bu eksende gelişir ve sonuçta öğretmenlik var olma biçimimiz haline gelir. Hatta zaman zaman kendimiz olmayı unuturuz.
Bir öğretmenin- her ne kadar var oluş biçimi olarak işini benimsemiş olsa da- her şeyden önce kendisinin farkında olan otantik bir birey olmasına izin verilmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Kendisi olma özgürlüğü olan öğretmen, olumlu ve olumsuz yönlerini, zayıf ya da güçlü yanlarını güce dönüştürmeyi daha kolay başarabilir. Hata yapmayan, mükemmel bir birey olmaya çalışmanın yorgunluğundan korunarak sıradan bir insan olduğunu kabullenip kişiliğinin renklerini sınıfa yansıtabilir. Böylece sınıflarında daha yaratıcı, daha esnek olan öğretmenler daha iyi bir öğrenme ortamı sağlayabilirler.
Öğretmenden her konuda karar mekanizması olması istendiği zaman ya da öğretmen üzerinde böyle bir yük hissettiğinde öğrenciler de bu durumdan olumsuz anlamda etkilenebilir. Sadece öğretmenin lider olduğu, öğrencinin söz sahibi olmadığı, görüş alışverişinin az olduğu ortamlarda pasif duruma geçen öğrenci düşünme ve öğrenme sürecinde zorlanmaya başlar. Bunun yerine, öğretmenin ve öğrencinin kişilikleri için aynı anda anlam ifade eden, söz sahibi oldukları, düşünce alışverişi yapmalarına fırsat sunan ortamlar yaratılmalıdır.
Günümüzde öğretmenlerin işi sadece sınıf içinde ders anlatmaktan ibaret değil. Yapılacak çalışmaların planlanması, öğrenci ve okul profiline göre çeşitlendirilmesi, bunların uygun şekilde anlatılması, mesleki açıdan kendini geliştirme çabaları gibi fazla sayıda değerler dizisi işimize eşlik ediyor. Öğretmenlerden beklenen ne olursa olsun, sonuçta bizim için önemli olan öğrencilerimizle birlikte yaptıklarımızdır. Her şeyin yolunda gittiği, birlikte yaşayan, çalışan, paylaşan öğrencilerin ve öğretmenlerin bir arada olduğu sınıflar öğretmenin otantik ve özgür olması sonucunda başarıya ulaşabilir. Açık iletişim kurabilen, kendisi olma cesaretini gösterebilen öğretmen, öğrencisinin de sınıf ortamında kendisini ortaya koyması için gerekli ortamı hazırlayabilir. Akademik bilgi ve beceriler de zaten bu temeller üzerine kurulabilir. Böylece belki biz öğretmenler de sıradan insan olma hakkımızı koruyarak sıradan öğretmen olmaktan kurtulup önce iyi, sonra yetenekli ve hatta büyük öğretmen olma yolundaki serüvenimize keyifle devam edebiliriz.

20 Ocak 2018 Cumartesi

Öğrencilerimize Okuma Alışkanlığı Kazandırmak




Image result for detachment movie

"Kitapları seviyor musunuz öyleyse hayatınız boyunca mutlu olacaksınız demektir."
Jules Chore

Öğretmenler olarak sürekli üzerinde durduğumuz, öğrencilerimizin kazanmasını belki de en çok önemsediğimiz şey okuma alışkanlığı... Öğrencilerimize okuma alışkanlığını nasıl kazandıracağımız konusunda onlarla hiç durmadan konuşuyoruz, yapmaları gerekenleri anlatıyoruz. Bu da yeterli olmayınca ailelerine çeşitli reçeteler sunuyoruz. Günde şu kadar sayfa okusun, şu kadar zamanını okumaya ayırsın diyoruz. Bakıyoruz olmuyor, okuma alışkanlığı kazandırmayı hedefleyen çeşitli projeler üretmeye çalışıyoruz. Ben de bir öğretmen olarak bu konuda çeşitli projeler ürettim, birçok projenin içinde yer aldım.
Çocuklara yapmaları gereken şeyleri anlatmak, ilgilerini çekecek kitaplar tavsiye etmek, projeler üretmek, ailelerle işbirliği yapmak… Ne yaparsanız yapın sonuç çok fazla değişmiyor. Başlangıçta bir heves okumaya başlayan öğrenciler zaman ilerledikçe ilgilerini kaybediyorlar. Hedef ya proje için verilen dökümanları doldurma amacına dönüşüyor ya da arkadaşından daha fazla sayfa kitap okuma hırsına… Yani yapılan çalışmalar kalıcı bir okuma alışkanlığının oluşmasına yetmiyor.
Peki ne oluyor da bu kadar üzerinde durduğumuz, enerji harcadığımız bir konuda ne yaparsak yapalım istediğimiz sonucu elde edemiyoruz?
Uzun zamandır kafamı kurcalayan bu soru, bir süredir izlemeyi düşündüğüm ve dün gece izleyebildiğim bir filmden sonra biraz da olsa cevap buldu diyebilirim. Tony Kaye’nin yönetmenliğini yaptığı, Adrien Brody’nin başrolünü oynadığı bir film: “Detachment- Kopma”
Olayların, Amerika’nın kenar mahallelerinde geçtiği, öğrencilerini sevgiyle yola getiren, içi sevgi dolu öğretmenlerin başarı hikâyelerinin anlatıldığı, aslında çok da gerçekçi olmayan filmlere hep çok mesafeli olmuşumdur. Bahsedeceğim film, konuyu çok daha farklı, daha gerçekçi bir açıdan ele almasıyla diğerlerinden ayrılıyor.
İlk sahne, Albert Camus’nün  “ve hayatımda aynı anda hiç böylesine kopmuş ve bir o kadarda kendimde hissetmemiştim.’’ cümlesiyle başlıyor.  Film, ilk dakikasından itibaren her cümlesi, sahnesi ve alıntılarıyla sizi sarsıyor ancak bu başka bir yazının konusu…
Benim ilgimi çeken kısma gelince; Geçici öğretmen olarak çalışan öğretmen Henry Barthes, filmin bir sahnesinde okulla hiç alakası olmayan, her birinin hayatı diğerinden daha zor olan öğrencilerine özetle şöyle diyor: “Kadınlar hep daha güzel, daha çekici olması gereken pazarlama kurbanları, erkekler ise onlar üzerinde güçlerini denemek zorunda olan farklı kurbanlar. Bazı güçler ölene dek bizi aptallaştırmak için sürekli çalışacaklar. Bu yüzden kendimizi savunmak için, bu yığınla saçmalığı beynimize sokma girişimleriyle mücadele etmek için hayal gücümüzü canlandıracak, vicdanımızı ve inanç sistemimizi geliştirecek şeyleri okumalıyız.”
Evet, yapmadığımız, yapmayı unuttuğumuz bu işte. Çocuklara sürekli ne yapmaları gerektiğini, nasıl yapmaları gerektiğini anlatıyoruz ama neden okumaları gerektiğini anlatmıyoruz. Bir neden aradıkları ve bunu biz yetişkinlere sordukları zaman sadece derslerinde daha başarılı olmak için okumaları gerektiğini söyleyip bir üst basamağa geçemiyoruz. Oysa her yaş grubuna uygun bir dille okumanın onlara ne kazandıracağını anlatıp öğrencilerimizi yüreklendirmemiz gerek.
Onlara okumayla, iç dünyalarının zenginleşeceğini, bakış açılarının genişleyeceğini, önyargılarından kurtulup daha hoşgörülü olabileceklerini en önemlisi ise kendilerini bilginin gücüyle zorluklar karşısında daha kolay savunabileceklerini bıkıp usanmadan anlatmamız gerekiyor.
Ve en önemlisi model olmak. Çevresinde, okuyarak kendi edindiği kazanımları onlarla paylaşan, okumaktan keyif alan yetişkin gören çocuklar zaman içerisinde farkında olmadan bunun çok kıymetli bir eylem olduğunu fark edip modellemeye başlıyorlar. Bu benim her sınıfımda deneyimlediğim ve sonuçlarını keyifle izlediğim bir durum. 
Okumayı hayatının en büyük keyfi haline getirmiş, alışkanlık kazanmış çocukların sınıflarımızda, evlerimizde ve ülkemizde artması kısmen de olsa bizim elimizde. Yaşlarına uygun eserleri tanımalarını sağlayacak müfredatlar hazırlayıp yorumlama becerilerini geliştirmemiz okuma aşkı taşıyan mutlu, sağlıklı bireyler olarak yetişmelerine katkıda bulunacaktır.

Jules Chore’un dediği gibi, böylece belki de hayatları boyunca mutlu olacak insanlar olarak büyümeleri için küçük adımlar atmaya başlayabilirler.

Kitaplara ve Okumaya Dair

  KİTAPLARA VE OKUMAYA DAİR “Akşam vakti, büyüleyici bir masalın tam ortasındaki bir çocuğa, kerameti kendinden menkul bir gerekçe göstere...