16 Mayıs 2020 Cumartesi

Vebadan Koronaya




VEBADAN CORONAYA
“Bir kenti tanımanın en bilindik yollarından biri de insanların orada nasıl çalıştığına, orada birbirlerini nasıl sevdiğine ve nasıl öldüğüne bakmaktır.”
Albert Camus

            Hayatımızın en ilginç dönemlerinden birini yaşadık, yaşıyoruz. Hepimiz şoktayız. Salgın sözcüğünü pek çok kez duymuş olmamıza, hakkında pek çok film izleyip çokça kitap okumuş olmamıza rağmen şoktayız üstelik. İzlediğimiz filmlerde, okuduğumuz kitaplarda karşımıza çıkan salgın görüntülerini ve anlatılarını uzak çok uzak bir geçmişin bize asla denk gelmeyecek çaresizliği olarak algılamıştık çünkü. Ta ki ne olduğunu fark etmeden kendimizi okuduklarımızın ve izlediklerimizin bir benzerinin içinde bulana kadar. Ne yapacağımızı bilemedik- hala bilmiyoruz, hislerimizi ifade edemedik- hala edemiyoruz. Duygularımız “aslında bize çok şey kazandırdı” ile “bitsin artık, bezdim” arasında oldukça geniş bir yelpazede.           
            Kendi adıma kazandıklarımdan en önemlisi sanırım “bitpazarına nur yağdırmak” oldu. Yıllar önce okuduğum kitapları döktüm ortaya, seçtim, beğendim, okudum. Tabii ki seçtiklerim bazen bilinçli, bazen bilinçsiz, ama hep dönemin ruhuna uygun oldu. Dönemin ruhu ve salgın denilince aklımıza ilk ne gelmeliydi? Tabii ki Veba... Cezayir asıllı Fransız düşünür ve yazar, varoluşçuluk akımının öncülerinden ve absürdizmin babası Albert Camus’nün 1941 yılında yazmaya başladığı, 1947’de yayımladığı, Avrupa romanlarının en önemli örneklerinden biri olan Veba…
            Önce Camus’den başlayalım: Yazarımız eserini kaleme almadan önce dünya tarihinde yer alan büyük veba salgınlarını derinlemesine araştırır. 14. Yüzyılda Avrupa’da çok sayıda insanın ölmesine neden olan kara vebayı, COVID-19’un da çok sayıda can kaybına yol açtığı, İtalya’nın en güzel bölgelerinden biri olan Lombardiya’da 1630’da baş gösteren İtalyan vebasını, 1655’te İngiltere’de yaşanan büyük veba salgınını, 19. Yüzyılda Çin’in doğu sahillerini kasıp kavuran ölümcül felaketi. Tabii ki bu dönemlerde insanların verdikleri tepkileri ve tepkilerinin sonuçlarını…
            Albert Camus için hayat yaşanmaya değmeyecek kadar absürd, bu kadar kötülüğün yaşanmasına karşı çıkmayan tanrı ise inanılmasına gerek olmayacak kadar önemsizdir. O bunlara ihtiyaç duymadan aziz olunup olunamayacağını sorgular yapıtlarında. Önemli olan, elimize inanılmaya değer olmayan bir tanrının verdiği, yaşanmaya değmeyecek bir hayatla neden hala çarkın içinde olduğumuzu bulmaktır.
            Gelelim kitabımıza… “Bu güncenin konusunu oluşturan ilginç olaylar 194…’te Oran’da meydana geldi. İlk bakışta Oran, gerçekten de sıradan bir kent, Cezayir’in bir Fransız ilinden başka bir şey değildi.” Camus kitabın ilk cümlelerinde olayın geçtiği o silik ve sıkıcı kasabayı bu cümlelerle tanımlar ve ekler: “Kentin kendisi de itiraf etmek gerekir, çirkindir. Her yerde olduğu gibi Oran’da da zamansızlıktan ve düşünememekten insanlar bilmeden birbirini sevmek zorundadır. Hem sonra hiçbir şeyi abartmamak gerekir. Altı çizilmesi gereken, kentin sıradan görünümüdür. Renkten, bitkiden ve ruhtan yoksun kentimiz aslında dinlendiricidir.  ” İşte böyle bir atmosferde başlar her şey. …
            Bir sabah başkarakterimiz Dr. Bernard Rieux eşini tedavi göreceği hastaneye yolcu etmek için evden çıktığında farelerle karşılaşır. Başlangıçta farelerin varlığına kimseler inanmaz. Ancak fareler, vebaya yakalanan kişilere yaşattıkları ağrı ve acılarla, her sokak başında üst üste yığılmış leşleri ve yarattıkları korku ile yavaş yavaş Oran’ın gündeminde çok önemli bir yer kaplamaya başlar. Ölü sayısı her geçen gün artar. Bir günde veba nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı inanılmaz bir noktaya ulaşır. Karantina başlar, şehre giriş ve çıkışlar yasaklanır.
            Bu arada başkarakter demişken şunu da eklemekte fayda var, her ne kadar Dr. Rieux kurgunun başından sonuna kadar canı pahasına veba ile mücadele etse de okumayı tamamladığımıza onu pek de iyi tanıyormuş gibi hissetmeyiz kendimizi.  Kitapta tüm ayrıntıları ile irdelenen tek şey vebanın kendisidir karakterler değil.
            Veba teması ile iyilik ve kötülük sorgulanır, din ve erdem tartışılır. Şüphesiz kitabın en etkileyici paragrafları başlangıçta bu felaketin dinden yoksunlukla ortaya çıktığını savunan ancak günahsız bir çocuğun ölümünü gördüğü zaman fikrini değiştirmeye başlayan papaz ile doktor arasında geçen diyaloglardır.  Din adamı vebanın ahlaksızlığı yok etmek için ortaya çıktığını savunurken Dr. Rieux acının sadece ahlaksızlara musallat olmayan, rastgele dağıtılan bir şey olduğunu savunur ve insanların acılarını yok etmek için elinden geleni yapar. Ne kadar absürd olsa da ona göre de veba ile savaşmanın tek yolu ahlaklı olmaktır. Sadece onun ahlak anlayışı farklıdır. Bir hastası “Ahlaklı olmak nedir peki?” diye sorduğunda Dr. Rieux “Benim yaptığım işi yapmaktır.” diye cevap verir. Durum böyleyken, bilim bir taraftan, din diğer taraftan ahlakı kendilerince sorgularken halk ne yapmaktadır peki? Tabii ki bizim yaptığımızın aynısını… Yazara göre, şehrin sakinleri bu durumun uzun sürmeyeceğini, hala özgür olduklarını düşünmeye devam eder:  “Aralarından bazılarının hala özgür insanlar gibi hareket ettiğini, hala seçme özgürlükleri olduğunu düşündükleri bile oluyordu. Ama işin doğrusu artık bireysel yargı diye bir şey yoktu. Veba ya da herkesin paylaştığı duygulardan oluşmuş ortak bir tarih vardı.”
            Aradan bir yıl geçtiğinde, Oran’da veba ortaya çıktığı gibi yok olur, halk bunu kutlar. Acılar sona ermiştir. Günlük hayatın normalliğine geri dönülebilecektir artık. Sadece doktor bunun kesin bir zafer olmadığını bilir. Çünkü ona göre; veba asla ölmeyecektir. Yatak odalarında, mahzenlerde, sandıklarda, mendillerde ve eski gazetelerde sabırlı bir şekilde bekleyerek, zamanı geldiğinde mutlu şehirlerdeki farelerini canlandırıp sakinlerini yok edecektir.
            Ölüm konusunda tarih boyunca çok ilerleme kaydedememiş insanlar olarak bizim de bir ortak tarihimiz var artık. Bir kez daha gördük ki hayatta kalmak insanların en temel önceliği.  Peki nedeni ne olursa olsun -veba, korona, savaş, silah- kaçamayacağımızı bildiğimiz bir son olmasına rağmen neden yaşıyoruz? Camus ünlü absürdlük felsefesinde tam olarak bunu anlatır işte. Der ki: “Yaşamın içinde yer alan absürdlüklerin farkına varmak, bizi umutsuzluğa değil trajikomik bir kurtuluşa, kalbimizin yumuşamasına, yargılamaktan uzaklaşmaya ve neşeyle minnettarlığı ahlakımız haline getirmemizi sağlamalıdır.”
            Biz de artık normalleşme sürecine girdik. Kutlama yapacağımız gün yakın gibi. Umarım kutlamaların yapıldığı o güzel gün geldiğinde geride umudu yenilenmiş, kalbi yumuşamış, yargılamaktan uzaklaşmış, neşeyi ve minnettarlığı ahlakı haline getirmiş bir insanlık kalır…


15 Nisan 2020 Çarşamba

Yüzyıllık Yalnızlık ve Büyülü Gerçeklik Üzerine




“Kimse başkasının nasıl ölmesi gerektiğine karar veremeyecek, aşk gerçeği kanıtlayacak ve mutluluk mümkün olacak. Ve ırklar sadece tek bir şeye, yüzyıllık yalnızlığa mahkum edilecek. Yüzyıllık yalnızlık ise sonsuza dek, yeryüzünde ikinci bir şansa sahip olacak.”
Nobel Ödül Töreni Konuşması/ Gabriel Garcia Marquez

            “Bu romanı dikkatle ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım, kitabımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız” der büyülü gerçekliğin en büyük eseri Yüzyıllık Yalnızlık için yazarı Gabriel Garcia Marquez. Namı diğer Gabo…
1965 yılında ailesiyle birlikte tatil yapmaya giderken bir anda arabasını durdurur, eşine bir süre tek başına idare etmesi gerektiğini söyler ve eve dönüp yazmaya başlar. Eve dönerken Gabo’nun kafasında Albay Aureliano Buendia’nın idam edileceği an vardır kitabının ilk paragrafı olarak. Albay, tam idam edilecekken babasının kendisini hayatında ilk kez buz görmeye götürdüğü, cehennem sıcağı, uzak akşamüstünü hatırlamaktadır. Ve o büyük eser, bir tatil yolculuğunun başlangıcında ortaya çıkan bu ilk paragrafın üzerine inşa edilir. Kolombiyalı gazeteci Gabriel Garcia Marquez on sekiz ay boyunca kendisine 1982 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıracak olan romanını yazmak üzere evine kapanır. Yüzyıllık Yalnızlık, dünya edebiyatının en çok ilgi çeken kitapları arasında üst sıralara yerleşir ve milyonlarca kişi tarafından okunur.
Roman yüz yıl ve yedi kuşak boyunca Buendia Ailesi’nin başına gelen şanslı ve şanssız olayları en ince detayına kadar uzun ve süslü cümlelerle anlatır. Aynı adı taşıyan, karıştırılacak kadar çok sayıda karakterin hikayeleri birbirinin içine girmiştir ve biz onların kim olduğunu karıştırdıkça dönüp bakalım diye belki de, kitabın başında bir soyağacı bulunmaktadır. Tüm bunları düşündüğümüzde Yüzyıllık Yalnızlık okunması kolay bir kitap değildir. Durum böyleyken nasıl olmuş da bu kadar ilgi çekmiş, geniş bir hayran kitlesi edinmiş ve “mutlaka okunması gereken kitaplar” arasına girmiştir?
Çok sayıda Aureliano’nun başından geçen olaylar zinciri sadece yoğun bir romantizm, iç savaş, politik oyunlardan kurulu sıradan bir tarihi dram değildir aslında. Büyülü gerçekliğin en önemli örneklerinden biri olan romanda, fantastik olaylar derin gerçekçilikle, sıradan şeylermiş gibi anlatılırken insan yaşamı ve tarihin gerçek olaylarına son derece absürd bir tonda yer verilir hikayede. Gerçekte var olmayan hayali köy Macondo’da geçen gerçeküstü olaylarla Kolombiya’da yaşanan politik ve ekonomik olaylar birbirinin içindedir. Yıllar geçtikçe karakterler yaşlanır, ölür, yerlerini kendi isimleri taşıyan yenilerine bırakırlar. Bazıları hayalet olarak geri döner, bazıları kendi isimlerini ya da yüzlerini taşıyan benzerleri ile reenkarne olurlar. Hikaye nesiller boyunca devam etmesine rağmen, hep aynı zaman yaşanıyor gibidir. Hatta karakterler benzedikleri ve aynı adı taşıdıkları ataları ile aynı hataları yaparlar.
Bir Amerikan meyve şirketinin Mocondo’ya gelerek çiftlik açması ve “Muz İşçileri Katliamı” adıyla anılan trajedinin yaşandığı sayfalar ise romanın en önemli bölümünü oluşturur ki bu da gerçek olaylarla kurgunun iç içe geçmesinin bir örneğidir. “Muz İşçileri Katliamı” Marquez’i yakından ilgilendiren gerçek bir trajediye dayanmaktadır.
Olayın orijinalinde büyük bir muz plantasyonuna sahip olan Kolombiya’da açılan Amerikan meyve şirketine ait çiftlik olayların merkezidir. İşçilerin haksız çalışma koşullarına başkaldırması sonucu Kolombiya Ordusu harekete geçer ve katliam gerçekleşir. 1928’de,  yani kitabın yazılmasından uzun zaman önce gerçekleşen olayda ölü sayısı bilinmemekle birlikte 47 ile 3000 arasında değişen sayılarda olduğu rivayet edilir. Bundan tam 20 yıl sonra ise katliamı araştırmak isteyen bir gazeteci suikaste kurban gider. Suikastin tetiklemesi ile başlayan halk ayaklanması Kolombiya’nın dışına taşar ve tüm Latin Amerika ülkelerini etkisi altına alır. Olayı ilk elden yaşayan Marquez çok etkilendiği olayları hikayeleştirerek onlara Yüzyıllık Yalnızlık’ta uzun uzun yer verir. Kitaptaki hayali köyün adı olan Mocondo Latin Amerika’da eskiden kullanılan Bantu dilinde muz anlamına gelmektedir zaten.   
Şüphesiz Gabriel Garcia Marquez’i etkileyen ve onu bu romanı yazmaya iten şeyler Kolombiya’da yaşanan olaylar ya da gazeteci kimliği ile sınırlı değildir. Bunların büyük bir rol oynadığı kesin olsa da en büyük payın içinde büyüdüğü ailede, büyükanne ve büyükbabasında olduğu söylenebilir. Büyükbabası Kolombiya’daki muhafazakar hükümete karşı yapılan ayaklanmada rol almış ve Gabo’yu gençlik anılarını anlatarak büyütmüş, onu sosyalist görüşe yönlendirmiştir. Diğer taraftan batıl inançları hayatında büyük yer tutan büyükannesi romanın neredeyse temelini oluşturmuştur. Kendi deyimiyle Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazmaya başladığında çocukluğunda kendisini etkileyen her şeyi edebiyat aracılığı ile aktarabileceği bir yol bulmak istemiştir. Bunu “Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne, mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen bir yığın akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille anlatmaktı amacım. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sakin yalnızca gördüğü olağan şeylermiş gibi anlatırdı bana.” cümleleri ile ifade etmiştir. Büyükannesinin yöntemini kullanarak yazdığını söylediği roman ile kolonileşme sonrası bir toplumda yaşamanın tuhaflığını anlatmış, geçmişteki acıları tasvir etmiştir.
Yazılışının üzerinden geçen yıllara rağmen güncelliğini koruyan, çok uzak bir coğrafyada farklı ailelerle zaman zaman benzer şeyler yaşadığımızı düşündüren, okuyana aslında büyük ödüller vadeden bir kitap Yüzyıllık Yalnızlık… Muz Cumhuriyetlerine karşı çıkanların yalnız olmadığına, Gabo’nun Nobel konuşmasında söylediği gibi daha iyi bir dünyayı inşa etmenin mümkün olduğuna bizi inandıran bir kitap…








24 Şubat 2020 Pazartesi

Marie Antionette- Vasat Bir Karakterin Portresi



MARIE ANTIONETTE: VASAT BİR KARAKTERİN PORTRESİ
Şiddetin kurbanından duyduğu korku, kurbanın şiddetten duyduğu korkudan daha büyük olur.
Hepimiz içimizde sadece zor zamanlarımızda ortaya çıkan, hiç tanımadığımız, varlığını bilmediğimiz kimlikler taşırız. Bazı olaylar karşısında kendimizi bile şaşırtacak tepkiler veririz. Her sıradan insan gibi…Bir de tarihin çok acı, kanlı, şiddet dolu dönemlerinde içlerindeki bilmedikleri özelliklerle yüzleşip bambaşka bir kişilikle yeniden doğan insanlar vardır. Bunlar kendileri için hazırlanmış düzen içinde ömürlerini sürdürürken bir anda farklı kimliklerini kendi derinliklerinden çıkararak sıradanlıktan kurtulurlar. İşte böyle bir kadını anlatan kitap Marie Antionette- Vasat Bir Karakterin Portresi… Tarihe ilgi duysun ya da duymasın herkesin çok iyi bildiği cümlenin de sahibi olan kadın aynı zamanda: “Ekmek yoksa pasta yesinler!” Hangi şartlar alında kurabilmişti bu cümleyi? Bir insanı empatiden, sağduyudan bu kadar uzaklaştıran neler olmuştu cümlenin sahibi olan bu kadının hayatında?

Aslında o, ne kendisini giyotine gönderebilmek için her türlü sapkınlığı ona yakıştıran devrimcilerin söylediği gibi bir ahlaksızdı ne de kraliyet yanlılarının övdüğü gibi azizeydi. Aksine sıradan bir karakterdi. Pek zeki olmayan, pek de çılgın sayılmayan, kahramanlık iddiası taşımayan bir kadın… Tüm vasat karakterler gibi doğuştan barışçıl bir yaşama biçimine ayarlanmıştı. İstediği, gölgede yaşamaktı. Dünya tarihine ilişkin bir rol ya da sorumluluk üstlenmek istememiş, bundan korkmuştu. Zevk içinde yaşadığı hayat, günün birinde bir dram ile bölünmeseydi vasat bir karakter olarak yaşayacak, kraliçe olduğuna göre öldüğünde görkemli bir cenaze töreni ile gömülecek, ardından yas tutulacak ve insanların belleğinden silinip gidecekti. Kendisi bile bilmeyecekti ne kadar gururlu ve cesur olabileceğini.  Ama öyle olmadı. Tarih, dünyayı daha akılcı bir biçimde yeniden yaratan ikincil tanrı Demiourgos misali bir trajedide başrol verdi ona…
Stefan Zweig işte bu kadının hayatını anlattığı uzun biyografik hikâyede onu suçlayanlarla savunanların karşı karşıya geldiği bir tarihi de ayrıntılarıyla sunar bize… Marie Antionette- Vasat Bir Karakterin Portresi ile...
Kraliçe, öldüğünde otuz sekiz yaşındaydı. Otuz sekiz yıllık yaşamının ilk otuzunu Zweig’ın deyişiyle sıradan bir yol izleyerek geçirdi. İyide ya da kötüde orta kararlılıktan hiç ayrılmadı, yavan bir ruha sahip, önemsiz bir şahsiyetti. Habsburg Hanedanı’nın prensesi olarak dünyaya gelmişti. Annesi kraliçe Maria Theresia’ydı. Fransız Sarayı’nın gelini olmasına henüz o on iki yaşındayken siyasi nedenlerle karar verilmişti. Neşeli, aklı havada bir çocuktu. Aldığı derslere rağmen Almancayı da Fransızcayı da doğru düzgün konuşamıyor, piyano çalmayı beceremiyordu.
Evliliklerinin ilk yıllarında ilişki kuramadığı kocası, daha sonra doğurduğu çocukları, bir kontla yaşadığı yasak ama herkes tarafından bilinen aşkı, saray eğlenceleri, berberleri, terzileri ve dedikodularıyla hep gündemdeydi. Bir sarayda dünyaya gelmiş, başka bir sarayda yaşıyordu. Zenginlik adına ne varsa hepsine sahipti. Gönlü ise bu varlığın değerini anlamayacak kadar hafifti. Eğer devrim onun dünyasına dalıp bütün öfkesini onun üzerine boşaltmasaydı daha önce aynı sarayda yaşamış yüzlerce kadın gibi dans edecek, konuşacak, sevecek, gülecek, süslenecekti. Ziyaretlerde bulunacak, sadakalar verecek, bu böyle sürüp gidecekti. Ama kader, hiçbir şeyin önünü, ardını düşünmeyen, sürekli ruhunu şımartan bu tasasız kadını nasıl hiçbir bedel ödetmeden mutluluğun en yüksek tepelerine çıkardıysa yine aynı ustalıkla ve ağır bir tempoyla aşağı düşürdü. Yüz odalı bir kraliyet sarayından sefil bir hapishane hücresine, tahttan sanık sandalyesine, saltanat arabasından kadavracı kağnısına, varlıktan yokluğa, bir grubun gözbebeği olmaktan kitlelerin nefretine…
Yetmiş gün boyunca kaldığı zindandan çıkarılıp mahkeme salonuna getirildiğinde kendisinden önce giyotine gönderilmiş olan kocasının yası nedeniyle siyah bir matem elbisesi giymişti. Yüzü solgun, gözleri iltihaplıydı.  Yapabileceği iki şey vardı: başı dik olarak kendini savunmak ve başı dik olarak ölmek. Yargılandığı sırada Herbert adında bir devrimci, kraliçenin oğluyla kurduğu sapkın ilişki ile ilgili bir iddia ortaya atmış ve Zweig’a göre devrimin en korkunç ve en alçakça belgesiyle ilgili sözde bir itirafname hazırlamıştı. Bu iddianame okunduğunda hiç sesini çıkarmadı. Neden cevap vermediği sorulduğunda ise Fransa Sarayı’nın eğlence düşkünü sefih kraliçesi, devrimin başı dik kurbanı “Eğer cevap vermediysem, tabiat bir anneye karşı böyle bir ithama herhangi bir cevap vermemek yolunda direndiği içindir.”  dedi kılını bile kıpırdatmadan. Jüriden onu destekleyen bir uğultu yükseldi. Oradaki bütün kadınlar kendilerini kraliçenin yerine koyup, bu alçakça suçlamanın karşısında ezilmiş, Marie Antionette bir anda kahraman olmuştu. Bu sahnenin yaşanmasına, sefih kadının kahraman mertebesine yükselmesine sebep olması gerekçesiyle iki ay sonra giyotine gönderilen Herbert son yolculuğuna giderken Marie Antionette kadar mağrur değildi.
Antionette, duruşma boyunca kendisi aleyhine şahitlik yapanları da verilen idam hükmünü de hiç kımıldamadan sakin bir şekilde dinledi. Yüzünde ne korku, ne öfke ne de bir zayıflık işareti vardı. Salondan kimseye bakmadan başı dik bir şekilde çıktı. Hücresine döndüğünde gardiyandan mektup yazmak için bir kağıt ve kalem istedi. Hayatı boyunca yazı yazmayı becerememişti ama yazdığı bu son mektupta duygularını kendisinden beklenmeyecek kadar açık ve akıcı anlattı. Zweig kitabında bu mektuptan bahsederken Goethe’nin bir cümlesini anımsatır okuyucuya: “Hayatının sonunda toparlanmış olan bir zihinde şimdiye kadar düşünülememiş olan düşünceler belirir. Bunlar geçmişin zirveleri üzerine pırı pırıl kurulurlar.”
Mektup bittiğinde yine aynı sakinlikle elbiselerini değiştirdi. Ölümü temiz karşılamak istiyordu. Hücresine gelen cellat saçlarını ensesinden kesip ellerini arkasından bağladı. Kağnıya benzeyen idam arabası ile kendisini seyretmek üzere meydana toplanmış olan kalabalığın arasından yüzünde en küçük bir korku ifadesi olmadan geçti. Giyotinin basamaklarına kendisi tırmandı ama öyle arkasından söylendiği gibi topuklu ayakkabıları ile değil çıplak ayaklarla. Cesedi toplu mezara atıldı.
Yargılanma sürecindeyken bir gün ağzından şu cümle dökülmüştü: “İnsan kim olduğunu ancak bir felakete uğradığında gerçekten anlıyor.” Marie Antionette bu sınavı yaşamamış olsaydı, kim olduğunu öğrenip anlayamayacaktı. Zweig’in deyimiyle, “Vasat bir insan kendisiyle boy ölçüşme ihtiyacını asla kendiliğinden hissetmez. Kendini sorgulamaya merak duymaz. Böyle biri olanakları kullanmadan uyumaya bırakır. Aslında var olan yeteneklerini köreltir, sahip olduğu güçler kullanılmayan kaslar gibi zayıflar. Ta ki gerçek bir savunma zorunluluğu karşısında belirinceye kadar.”
Tarih bazen kendisine çok kırılgan bir malzemeye gerilim verebileceğini ya da zayıf ve iradesiz bir ruhtan kendine önemsiz bir kahraman yaratacağını kanıtlamak ister. Marie Antionette de böyle bir trajediden istemeden ortaya çıkan kahramanlardan biri, belki de en güzelidir.



14 Şubat 2020 Cuma

Otomatik Portakal: İyilik ve Kötülük Üzerine Bir Distopya






OTOMATİK PORTAKAL- MAKİNE İNSAN
İYİLİK ve KÖTÜLÜK KAVRAMLARI ÜZERİNE BİR DİSTOPYA

İnsan ne ise o olmayı reddeden tek canlıdır. / Jean Paul Sartre

Korku dolu bir gelecek atmosferi içinde insanı, nedensiz şiddeti, rastgele ve keyfi yapılan kötülüğü, sözde iyiliği, toplumun ve yasaların birey üzerindeki yaptırım gücünü sorgulayan bir distopya Otomatik Portakal… Yazıldığı dönemi ve yazarın hayatını göz önünde bulundurduğumuzda; kitapta bireyin devlet içindeki yerinin, onu cezalandıran yasaların ve cezalandırılma şeklinin inceden inceye alaya alındığını görürüz.
Yazar Anthony Burgess, bir yıldan az ömrü kaldığını öğrenince, ölümünden sonra eşini geçindirecek parayı kazanmak için kitap yazmaya başlar. Beyin tümörü teşhisinin yanlış olduğunu öğrendiğinde artık tanınmış bir yazardır. Kendisi kabul etmese de “Otomatik Portakal” onun besteci, eleştirmen, dil bilimci sıfatlarını bir potada erittiği en önemli eseridir.
Kitap baştan sona argo sözcüklerden oluşur. Hatta adını da “queer as a clockwork” (İngiliz argosuna göre yapılabilecek en tuhaf davranışları sergileyen ve başkaları tarafından yönlendirilen kişi) deyişinden alır. Burgess bunu şöyle açıklamıştır: “Bu çok sevdiğim sözü, yıllarca bir kitap başlığında kullanmak istemişimdir. Tabii bir de Malezya’da “canlı” anlamına gelen “orong” sözcüğü var. Kitabı yazmaya başladığımda, hoş bir rengi ve kokusu olan bir meyvenin kullanıldığı bu deyişin benim anlatmak istediğim hikayeye çok iyi uyduğunu düşündüm”. “Otomatik Portakal” yani “Makine İnsan”.
Kitaba gelince… Anlatıcısı, aynı zamanda başkarakteri Alex DeLarge, bilinmeyen bir gelecekte sokaklarda korku saçarak dolaşan, şiddetten zevk alan, masum insanları öldüren, hırsızlık yapan üç kişilik bir çetenin on dört yaşındaki lideridir. Alex Yunanca’da “Kanunsuz” anlamına gelmektedir ve anti kahramanımız gerek hikaye boyunca karşılaştığımız alaycı, küçümseyen, saldırgan anlatımıyla gerek içindeki şiddet arzusunu doyurmak için yaptıklarıyla adının hakkını fazlasıyla verir. Sabah kahvaltısında annesinin hazırladığı, büyümesine yardım edecek yiyecekleri büyük bir iştahla yiyen, geceleri bıçaklı süt içerek cinayetler işleyen, içten içe hepimizin nefretini kazanan Alex, çete içi hesaplaşması nedeniyle hapse düşer ve gerçek hikaye burada başlar.
Bir anda suçludan kurbana dönüşen Alex sürekli İncil okuyarak hapishanede görev yapan din adamının gözüne girmeyi başarır. Bu sayede iktidar partisinin “Suçluları Yeniden Topluma Kazandırma” programı kapsamında yapılan “Ludovico” adlı bir çalışmaya denek olarak seçilir. Pavlov’un köpeklere uyguladığı klasik koşullanma deneyini insanlara uygulayan deneyde suçlular şiddete karşı bir refleks geliştirerek ıslah edilir. Ama “Ludovico” gerek yöntemleri gerek sonuçları bakımından son derece insanlık dışıdır. Deney tamamlandığında bizim “Kanunsuz” artık şiddeti düşünmeye bile tahammül edememektedir. Ne var ki bunu özgür iradesi ile yapmaz. Artık o da toplumdaki diğer insanlar gibi şiddet karşısında savunmasızdır sadece. İyilik ve kötülüğün etik sorgulamasını Alex’in deneye seçilmesini sağlayan din adamının mesajı bize hatırlatır: “İyilik içten gelir. İyilik bir seçimdir. Bir insan seçmezse insanlıktan çıkar.“
Deneyin devlet tarafından uygulanması da sorgulanmaya değer bir noktadır. Bireylerin özgür iradesini ellerinden alıp onları zorlama iyi formuna sokarak otomatikleştiren devletin, kendi şiddetini meşrulaştırmasına getirilen muhteşem bir sistem eleştirisidir yazılmış olan aslında. Bunun dışında toplumsal gözlem ve eleştirilere de rastlayabiliriz. Müziğe çok düşkün olan,  Beethoven’ın 9. Senfonisini dinlerken duyduğu hazzı şiddetten aldığı zevkle eşit tutan Alex’in pop müzik dinleyen gençleri kurmalı oyuncaklara benzeterek popüler kültüre ve gençlere gönderme yaptığını görebiliriz. Çetenin kütüphaneden çıkan adamı öğretmene benzetip dövmesi eğitim sistemine, sokak ve cadde isimleri ise sisteme teslim olan bireylere getirilmiş bir eleştiridir.
İnsanı makine haline getiren sistemi yargılayan Otomatik Portakal bir distopya olsa da çok bilinen 1984, Biz, Fahrenheit 451 gibi çok bilinen diğer distopya örneklerinden ayrılır. Çünkü Burgess, olmayan bir dünya yaratmak yerine zaten var olan sistemdeki unsurları abartarak anlatmayı tercih etmiştir.
Sonuç olarak, üzerine yıllardır yazılması, düşünülmesi, konuşulması ile önemini kanıtlamış bu eseri defalarca okumuş olsanız da, filmini sayısız kez izlemiş olsanız da son sayfaya geldiğinizde her seferinde aklınızda tek bir sözcük kalıyor: BİTMEDİ... Kafanızı yeni sorularla, kendinizi uzun süre üzerinde düşüneceğiniz argümanlarla dolu buluyorsunuz. Sartre’ın “İnsan neyse o değildir, neyi seçmişse odur.” cümlesine selam verip karşınızda soruların en önemlisini buluyorsunuz: Şiddet nerede başlıyor? PEKİ BİZ? Bilinç dışı bir şekilde kimlere şiddet uyguluyoruz?

15 Aralık 2019 Pazar

Okuyan Beyin


Bir insan ne kadar çok kelime bilirse zekasını o ölçüde kullanmış olur.
Namık Kemal
Ekim ayının ilk haftasında ODTÜ’de katıldığım Zeka ve Yetenek Kongresi’nde satışı yapılan kitapları incelerken bir kitap gözüme çarptı: Bahri Karaçay’ın Tübitak Yayınlarından çıkardığı “Mutlu Beyin” isimli popüler bilim kitabı… Son zamanlarda beyin üzerine yapılan çalışmalar çok ilgimi çektiği için almadan geçemedim. Büyük bir heyecanla bir solukta okudum.
Öncelikle, kolaylıkla okunabilen ve okurken çok şey öğreten bir kitap olduğu bilgisini paylaşmak isterim. Müzik dinlerken, endişelendiğimizde, aşık olduğumuzda kısacası neredeyse her durumda beynimizde neler olduğunu akıcı bir dille anlatan bir çalışma.
Benim en çok ilgimi çeken kısım ise “Okuyan Beyin” bölümü oldu. “Neden okumalıyız? Öğrencilerimize neden okuma alışkanlığı kazandırmalıyız?”  sorularına oldukça tatmin edici yanıtlar bulduğumu söyleyebilirim. Sürekli okumalarını söylerken aslında neyi hedeflediğimizi bir kez daha kavramamı sağladı. Hepimizin bildiği gibi okumayı keşfetmek, insanlık tarihinin en büyük dönüm noktalarından biri. Bu keşifle birlikte tür olarak entelektüel açıdan gelişmeye başladık. Okuryazarlık günümüzde iyi bir yaşam sürdürmenin ön koşulu haline geldi. Okuyan beyinde neler olup bittiğini 2000’li yıllarda öğrenmeye başladık. Okumanın beyin üzerindeki etkisini bilmenin eğitim sistemi üzerinde büyük etkisi var.
Üzerinde hiç düşünmediğimiz, doğal olarak ve kolayca yerine getirdiğimiz “okuma işlevi” aslında beynin olağan üstü başarılarından biridir. Okuma, gözlerin yazılı kelimeleri algılamasıyla başlar. Beyaz kâğıt ve üzerindeki siyah harflere ait bilgi, tüm şekli ile değil, sayısız parçalara ayrılmış olarak algılanır ve beynin görme merkezine ulaştırılır. Görme merkezimiz bir yandan bu bilgileri tekrar bir araya getirirken bir yandan beynimiz harfleri sese dönüştürür. Harfler hem belirli bir sesi hem de belli bir anlamı olan kelimeler olarak algılanır.
Sonuç olarak, okuma işleminde harflerin algılanması sadece işin başlangıcıdır. Okumanın gerçekleşmesi çok daha karmaşık bir işlevdir.  Dahaena ve grubu okuma işlevini şöyle açıklıyor: “Beynin sol bölgesinde bulunan harf kutusu, harflerin ve kelimelerin görsel şekillerini algılıyor. Harf kutusu, bu bilgiyi sol yarı küredeki çok sayıda değişik bölgeye iletiyor. Bu bölgeler arasındaki karşılıklı bilgi akışı sonucu sadece insan türüne ait olağanüstü bir beceri gerçekleşiyor.
Peki okumanın insan beyni üzerinde ne tür bir etkisi var? Daha fazla okuyan çocuklar ile daha az okuyan çocukların zihinsel yetkinlikleri arasında fark olabilir mi?
Pittsburg’daki Carnegie Mellon Üniversitesi Bilişsel Beyin Görüntüleme Merkezi araştırmacılarından Marcel Just ve Timothy Keller, 8-12 yaşları arasındaki çocuklarla okumanın beyin üzerindeki etkisini araştırdı. Bir grup okuma problemi olan çocuklardan oluşuyordu. Kontrol grubunda ise normal düzeyde okuyabilen çocuklar yer aldı. Araştırmacılar özel bir teknik kullanarak bu çocukların beyinlerini inceleyerek “beyaz madde” adı verilen, bir bakıma şehirler arası yollar gibi beynin değişik bölgeleri arasında bilgi akışı sağlayan bölgelere baktılar. Çalışma, okuması zayıf olan çocukların beyinlerinin beyaz maddesinin yapısal kalitesinin, normal okuyan çocuklarınkine kıyasla daha düşük olduğunu ortaya koydu. Çalışmanın devamında, okuması zayıf olan çocuklara 100 saatlik özel bir program uygulandı. Bu programda öğrenciler, belli kelime ve cümleleri defalarca tekrar edip okumalarını ilerletti. Programın bitiminde, çocukların beyin görüntüleri yeniden alındığında sadece okuma yeteneklerinin değil, beyin dokularının da değiştiği ortaya çıktı. Yoğun program, bu çocukların beyinlerinin beyaz maddesinde iyileşmeye neden olmuştu, meydana gelen değişiklik önemli düzeydeydi. Daha da önemlisi iyileşme miktarı ile okumadaki ilerleme arasında birebir bağlantı olmasıydı. Beyinlerinde daha fazla iyileşme olan çocukların, okumalarında daha fazla iyileşme gözlenmişti. Daha önce yapılan çalışmalarla bu son çalışma birlikte değerlendirildiğinde okumanın beyinde sadece gri maddeyi değil, sinirler arası bağlantılar olan beyaz maddeyi de etkilediği ortaya çıkmış oldu. Bir diğer deyişle okuma beyinde yapısal değişikliklere neden olmuştu.
Bunun dışında, çocuk psikolojisi dalında yazılmış en ünlü kitaplardan biri olan “Çocukların Zihinleri” adlı kitabın Edinburgh Üniversitesi’nden gelişim psikolojisi profesörü olan yazarı Margaret Donaldson, doğudan tecrübe edilen şeylerle ilgili olmayan konular üzerinde düşünebilme becerisinin okuma ile kazanılıp geliştiğini belirtiyor.
Bütün bu sonuçlar, çocukların gelişimi için okumanın olağanüstü önemini gözler önüne seriyor. Çocuklar için yapılabilecek en büyük iyilik onlara okuma sevgisini aşılamaktır. Çocuğun kelime hazinesinin gelişmesinin büyük ölçüde yeni kelimelere maruz kalması sayesinde gerçekleştiği eğitim bilimciler arasında kabul gören bir bakış açısıdır. Bu konuda araştırma yapan çok sayıda bilim insanı ise kelime haznesinin konuşma sırasında veya başkasından duyulan sözcüklerle değil, çok okuma sayesinde geliştiğini belirtiyor. Bunun gerisinde yatan nedenlerin en başında, yazılı metinlerin konuşma diline ve sözlü medya araçlarında kullanılan dile kıyasla hem çok daha fazla sayıda kelime içermesi hem de kullanılan kelimelerin çeşitliliğinin çok daha fazla olması geliyor. Yapılan araştırmalar istatistiki olarak konuşma dilinin yazı diline kıyasla çok yoksul olduğunu gözler önüne seriyor. 
Okuma alışkanlığı kazandırmanın önemini soyutlaştıran bu bölümü okuduktan sonra öğrencilerimle yapacağım çalışmaları bir kez daha gözden geçirme ihtiyacı hissettim. Henüz hayatın başında olan çocuklarımızın beyinlerinin gelişimi için mutlaka daha çok okumalarını, daha çok sözcük kullanmalarını, daha çok sözcüğe maruz kalmaları gerektiğini bir kez daha fark ettim.


7 Ekim 2019 Pazartesi

Tülay Üstündağ ile Yaratıcı Drama


Yaratıcı drama, empatinin sanatsal izdüşümüdür.
Alfred Adler
Alfred Adler, “İnsanın Doğasını Anlamak” isimli kitabında, yaratıcı drama ile ilgili fikirlerini bu şekilde dile getirir. Program geliştirme sürecinde bir ders olarak yaratıcı dramayı ele almanın, yaratıcı drama öğelerini derslerimizin içine entegre etmenin önemini hepimiz biliyoruz, sıklıkla duyuyoruz. Ancak sınıf öğretmenleri olarak bunu ne şekilde yapacağımız sorusuna her zaman cevap bulamıyoruz.
Eylül ayında okulumuzun desteği ile katıldığım, İzgören Akademi’nin düzenlediği “Biz Bize Yaratıcı Drama Atölyesi”nde, bu işin gerçek bir ustası olan çok yönlü eğitmen (aynı zamanda danışman, program geliştirme uzmanı, yaratıcı drama eğitmeni, yazar) Sayın Tülay Üstündağ ile tanışma fırsatını elde ettim. Konuşmasıyla, tarzıyla, konuya hâkimiyetiyle beni çok etkiledi. “Yaratıcı Drama Öğretmeninin Günlüğü” isimli kitabı oldukça dikkat çekici noktaları içeriyor.
Tülay hoca, çalışmamıza başlarken bize öncelikle “Neden buradayım?” ve “Derslerimde yaratıcı dramayı nasıl kullanırım?” kaygısından kurtulmamızı öğütledi. Yaratıcı dramayı hayatımızın bir parçası, empati kumanın önemli bir yöntemi ve özellikle de kendimizi tanımanın ilk adımı olarak görmemiz gerektiğini kendimize sık sık hatırlatmamızı istedi.
Çalışmanın ardından bir süzgeçten geçirip “Neden yaratıcı drama?” sorusunu kendime sorduğumda bulduğum cevapları sizinle paylaşmak istiyorum. Öncelikle, kalıplaşmış ve geleneksel hale gelmiş, yıllardan beri değişikliğe uğramamış eğitim araçlarıyla öğrencilerimizi ilgi ve yetenekleri doğrultusunda yetiştirmenin olanaksız olduğu artık kabul edilmiş bir gerçek. Ezber gerektiren bilgileri aktarmak yerine öğrenme konusunda merak uyandırmak, öğrenmeyi öğretecek yöntemleri belirlemek çok daha önemli. Problem çözme yeteneğini geliştirmek, araştırma becerilerini edinmelerini sağlamak, bilimsel düşünme alışkanlığını oturtmak, iletişim kurmanın önemini kavratmak ve her şeyden önce estetik düşünmeye eşlik eden yaratıcılık becerisini benimsetmek hedefimiz olmalı. İşte bunun için yaratıcı drama…
Heatcote ve Herbert’e göre drama, sahneye çıkmadan ve bir oyunda rol yapmadan yaşam deneyimini genişletmektir. Yaşam deneyimini genişletmek öğrencinin yaratıcılığı ve estetik algısını artıracak en temel faktördür. Grup çalışmaları aracılığıyla kişilerin kendilerini rahatça ifade etmelerini sağlar. İçinde bulunduğumuz çağda kendini rahatça ifade edebilen, grup çalışmalarına rahatlıkla katılan bireyler gerçek başarının ipucunu yakalamış demektir. Bireyin merkezde olduğu günümüz eğitim anlayışında çocukluk döneminden itibaren çevresindekileri taklit eden, yeni durumlara kolaylıkla uyum gösteren, çocukluk dönemine ait bir ihtiyaç gibi görünse de hiç bitmeyen oyun oynama gereksinimini sona erdirmeyen bir anlayıştır.
Sonuç olarak, yaratıcı drama, duygusal gelişime hizmet eden bir araç olarak kullanılabilir ve bilgiyi tekrarlamak yerine bilinenleri sorgulayan, günümüz insanını yetiştirmemize önemli bir katkı sağlar.
Tülay Üstündağ’a göre öğretim sürecinin bireyin dünyayı anlayabilmesi yönünden; onların çevreleriyle, başkalarıyla ve kendileriyle etkileşim ve iletişime girmeleri için olanaklar sağlanması açısından, yaratıcı drama öğretimi gelecek yüzyılın istenilen davranış örüntülerine sahip insanını yetiştirmede bir seçenektir.



17 Eylül 2019 Salı

Masallar, masallar...

Geçtiğimiz mayıs ayında Işık Okulları'nda gerçekleştirilen "Çocuk Edebiyatı'nda Nitelik Sorunu" konulu sempozyumda aklımı çok karıştıran bir atölye çalışmasına katıldım: Masallar Çocuklara Neden Okutulmamalı?
Açıkçası, çocuklar için yazılmış her metni merakla okuyan bir insan olarak konu çok ilgimi çekti. Daha önce bu konuda çeşitli tartışmalara katılmış, farklı görüşlerden insanları dinleme şansını yakalamıştım. Atölye çalışmasının ardından konu kafamı oldukça uzun bir süre meşgul etti ve...
Okula dönüşümüzün ilk haftasında harika bir sürprizle karşılaştım. Alacağımız eğitimlerlerden birine çocuk edebiyatı ile ilgili metinleri yorumlamaya yıllarını vermiş, çocuklar için yazılmış eserlere bilimsel yaklaşımıyla tanınan Necdet Neydim'in eğitimci olarak davet edildiğini gördüm.



Necdet Neydim, bizimle yaptığı çalışmaya "Çocuk nedir?" sorusu ile başladı. Aslında kendimize her saniye, her an sormamız ve sürekli yeni cevaplar bulmamız gereken bu soruya çocuklarla çalışmamıza rağmen hayatımızda, çocuklara yönelik akademik üretimlerimizde çok da yer vermediğimizi fark ettim. Bu çok önemli bir noktaydı çünkü çocuğu tanımlamadığımız sürece ana yaklaşımımızı belirleyemiyorduk. Kullanılan her tanım da çocuğa yönelik paradigmaları temsil ediyordu. Bu yüzden çocuğu içinde yaşadığı zaman dilimine göre tanımlamanın en doğrusu olduğu fikrinde buluştuk.
Tarihsel bir bütünlük içinde baktığımızda, masal türünün doğduğu, kulaktan kulağa aktarılmaya başlandığı dönem feodal dönem olarak adlandırılır. Zaten çocuksu olan feodal toplumlarda çocuk "0-7 yaş arası insan yavrusu" olarak tanımlanır. Hayatının ilk yedi yılından sonra toplumda üretime katılır ve bedensel yeteneğine göre işler yapar. Artık yetişkinler dünyasına girmiştir. O dünyanın içinde yaşanan her şeye tanıklık eder. Her şeyin biyolojik yaşına göre değerlendirildiği feodal toplumlarda ayrı bir hedef kitle olarak değer görmeyen çocuklar, yetişkinlerin müziğini, masallarını ve hikayelerini dinler. Masallar muhteşem metinler olmakla birlikte çocuklar için söylenmemişlerdir ve çocukların dünyasına göre değildirler. Zaten hedef kitlesi de çocuklar değildir. Masallar bizim zannetiğimiz gibi çocukların hayal dünyasını geliştirmek için yaratılmış metinler değildir. İçinde bulunan rolleri keskinleştirerek anlamsız toplum yapısını anlamlı hale getirmek gibi derin bir amacı vardır aslında.
Masallar, bizi gerçeklikten uzaklaştırarak imgeler yoluyla hayatla karşılaştırır. Yani masallarda karşımıza çıkan her imgenin aslında hayatta bir karşılığı vardır. Örnek vermek gerekirse, masallarda sık sık karşılaştığımız orman aslında gerçek hayatı temsil eder. Kötü kalpli  üvey anneler öz annelerdir aslında. Elma gibi iştah açıcı meyveler ise cinselliği temsil eder. Bunun yanı sıra dikkatle okuduğumuzda bu masum metinlerin neredeyse tamamında seksist bir yaklaşımın, cinsiyet ırkçılığının izlerini görebiliriz. Buradan yola çıkılarak masalların 9 yaşından önce çocuklara anlatılması ya da okunması çok da uygun olmayabilir. Özellikle cinsiyet ayrımcılığının ve kadına yönelik şiddetin artmakta olduğu günümüz toplumlarında çocukların bilinç altına ne yerleştirdiğimize dikkat etmemiz gerekebilir.
Metinleri doğru şekilde sorgulamak için tüm göndermeleri çok iyi yakalamak gerekir. Anlatımlarda çocuğa nasıl bir hayat dayatıldığını, çizilen figürlerin çocuğu nasıl etkilediğini öncelikle biz yetişkinlerin çok iyi anlamamız gerekiyor. Görünen gerçeklikle "gerçek gerçeklik" arasındaki farkı önce kendimiz anlayıp sonra çocuklarımıza bunu gerektiğinde anlatıp gerektiğinde onları korumayı bilirsek işte o zaman "üst düzey okur yazar"lar yetiştirme şansını yakalarız.


31 Mayıs 2019 Cuma

Feyza Hepçilingirler ile "Off Dilim" üzerine söyleşi







Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.
Mustafa Kemal ATATÜRK/ 1 Kasım 1932
Çok şanslıyım ki çalıştığım okulda okuma kültürü ve öğrencilerimize okuma alışkanlığı kazandırma çalışmaları eğitimin önemli bir parçası olarak kabul görmekte, okuma alışkanlığının hayata geçmesi için okul çapında  çeşitli proje ve etkinlikler yapılmakta. Bunlardan biri de öğrencilerin ve öğretmenlerin keyifle katıldığı yazar söyleşileri…  "Kültür Kitabı" olarak adlandırılan, her öğrencinin okuma listesinde yer alması beklenen, özel olarak seçilmiş kitapların yazarlarını daha yakından tanımak ve okunan kitabı bir de yazarı ile birlikte değerlendirmek amacıyla yapılan bu söyleşilerde okulumuz her yıl Türk Çocuk Edebiyatı’nın önemli yazarlarını ağırlamakta. Bu söyleşilerin yapılması beni her zaman çok mutlu edip heyecanlandırmıştır. Çünkü işim gereği çocuklar için kitap yazabilen insanların büyülü, hayal güçlerinin sınırsız olduğunu bilecek kadar çok çocuk kitabı okudum. Ancak bu yıl yapılan söyleşilerden birinde; büyünün, hayal gücünün etkisinin dışında her zamankinden daha çok heyecanlanmamın farklı bir nedeni vardı: Bu kez konuğumuz Feyza Hepçilingirler’di. Kitaplarını severek okuduğum, her kitabını takip ettiğim bir yazar olmasının dışında çok büyük bir önemi vardı benim için bu konuğun. Feyza Hepçilingirler, lise yıllarında öğrencisi olma şansını yakaladığım Türkçe öğretmenimdi aynı zamanda. Onu tanıdığımda on altı yaşındaydım. Bir yazarı tanımış olmak, kitap okumaya duyduğum sevgiyle birleşince kendisi- hiç farkında olmadan- benim için önemli bir rol model oldu ve zihnimde hep öyle kaldı. Aydın, okuyan, yazan, toplum meseleleri ile ilgilenen bir kadın olmanın önemini kavramamda beni etkilemiş insanlardan biri olarak anılarım arasında yer aldı. Onu tanıdığım yıl “Kırlangıçsız Geçti Yaz” ve “Eski Bir Balerin” isimli kitaplarını okudum, sonra da yazdığı her kitabı takip ettim. Bu arada “Kara Kuzunun Kulağı” isimli kitabı altı yaşındaki oğlumun en sevdiği kitaplar arasına girdi, gittiğimiz her yere çantasında bizimle birlikte geldi.
Geçen dönem öğrencilerimden birinin elinde gördüm “Off Dilim”i…  Öğretmenlerinin bir dönem öğretmeni olmuş ünlü yazarın kitabını okuma fikri onları çok heyecanlandırdı, yazarın davetimizi kabul etmesi de beni. Hemen alıp okuduk kitabı. Yaptığımız ön çalışmalarda öğrencilerimizin Türkçenin doğru kullanımının önemini kavradıklarını görmek, bunu önemsemeye başladıklarını hissetmek beni çok mutlu etti. Öğrencilerimizin bu konudaki farkındalığı, her yıl çok önem vererek üzerinde durduğumuz "Dünya Ana Dili Günü" çalışmaları sırasında gelişmeye başlamıştı. Dünya üzerinde bazı dillerin neden yok olduğunu, bununla neden mücadele edilmesi gerektiğini kendi yaş düzeylerine uygun olarak öğrenmişlerdi. "Off Dilim"i okuduktan sonra yaptığımız ön çalışmaları bunun üzerine inşa ederek dilimizin sadece yok olmaması için değil kirlenmemesi için de çok çalışmamız gerektiğini anladık ve heyecanla söyleşi gününü beklemeye başladık. Bu arada ben de yıllar önce okuduğum "Türkçe Off"u tekrar okudum. Sevgili hocamın bu kitabı yazmasından sonra, geçen yıllarda dilimizin büyük bir hızla kirlenmeye devam ettiğini üzülerek fark ettim. Bir yetişkin, bir öğretmen olarak bu konuda yapabileceklerim üzerinde düşündüm. İşte bu farkındalıklarla Türkçe’nin doğru kullanılmasının, dilimizin yabancı sözcüklerden arındırılmasının önemi üzerine harika bir söyleşi gerçekleştirdik. Bilgisayar ve hızlı haberleşme ağlarının hayatımıza girmesiyle birlikte doğan yeni, kısaltılmış, kısıtlanmış bir Türkçenin herkesin diline nasıl yerleştiğinden, günlük hayatta sık sık yapılan dil yanlışlarından konuştuk. Hayatımızı en çok etkileyen kültürel öge olan dilin sadece bir iletişim aracı olmadığını, onu doğru kullanmamanın meydana getireceği iletişim kazalarını tartıştık.  Öğrencilerimiz, “Off Dilim”de yer alan karakterlerin çok sempatik olmalarının da etkisiyle bir solukta okudukları kitapla ilgili söyleşiye büyük bir ilgiyle katıldılar. Dilimize sahip çıkmanın önemini kavrarken Feyza Hepçilingirler’e yazdıkları mektuplarda Türkçeyi doğru kullanacaklarına dair söz verdiler. 
Her konuda olduğu gibi dilimizi doğru kullanma konusunda da ağacın yaşken eğileceğine inanıyorum. Ata’mızın istediği gibi, dilimizin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtulması için, çocuklarımızın Türkçeyi doğru kullanması için çok çalışmalıyız. Gelecek nesillere temiz bir dili miras bırakabilmek için biz yetişkinlere de düşen önemli bir görev var: İşe kendi dilimizi yabancı sözcüklerden arındırmakla, dolambaçsız ama kısaltmasız bir dil kullanmakla başlayabiliriz. 

30 Nisan 2019 Salı

Çocuk Edebiyatında Nitelik Sorununa Dört Farklı Bakış


Çocuklar için yazmanın çocukça bir iş olduğunu söyleyenler çocukluk ediyorlar. Çocuklar için yazmak ciddi bir iştir çünkü. Bunu söyleyenlere gülüp geçmek mümkün ama üzerinde düşünülse daha iyi olur.
Güneşe Yol Yapan Çocuk/Mustafa Ruhi Şirin
Çocuklar için yazmanın, çocuk edebiyatı için üretmenin çocukça bir iş olmadığına, üzerinde düşünülmesi gerektiğine birçok kişi katılıyor olmalı ki geçtiğimiz günlerde, Feyziye Mektepleri Vakfı Işık Okulları’nda “Çocuk Edebiyatında Nitelik” sorununu tartışmak üzere, bir çocuk edebiyatı sempozyumu düzenlendi. 
20 Nisan’da gerçekleştirilen etkinlikte yer alan, çocuk edebiyatında nitelik sorununu yayınevi, yazar, editör ve kütüphaneci gözüyle ele alan “Çocuk Edebiyatında Nitelik Sorununa Dört Farklı Bakış” adlı panel benim için oldukça ilgi çekiciydi…


Moderatörlüğünü Mavi Bulut Yayınları’nın sahibi, yazar Fatih Erdoğan’ın üstlendiği, İstanbul Türk Kütüphaneciler Derneği Başkanı Emine Gür, Kök Yayınları Editörü Ebru Batur Musaoğlu, yazarlar Erdem Seçmen, Habib Bektaş ve Birsen Elkim Özen’in katılımcı olarak yer aldığı panelde çocuk edebiyatında niteliği geliştirmek için yapılabilecekler üzerinde duruldu.
Kütüphaneci Emine Gür ile birlikte çocuk edebiyatında nitelik sorununa kütüphaneci açısından baktık önce.  Emine Gür'e göre çocuklara okuma alışkanlığı kazandırmada kütüphanecilere çok büyük bir görev düşüyor. Bu durumda ilk yapılması gereken kütüphanecinin bunu yapmak için nerede duracağına hızlı bir şekilde karar vermesi. Okuma alışkanlığını ailede kazanmış olan çocuklarla yol kat etmek çok kolayken kitap okuma alışkanlığı olmayan, kitaplara aşina olmayan çocuklarla ilerlemek çok zor. Evde okuma alışkanlığı geliştirilmemiş öğrenciler söz konusu olduğunda, kütüphaneci ailelerle işbirliği yapmalı, çocuk ve aileyi aynı anda tanımalı. Aile-kütüphane işbirliği okulların gündemini meşgul etmeli. Özel okullarda son 20 yılda büyük bir gelişme gösteren kütüphaneler, öğrencilerin akademik ve edebi gelişimlerine katkıda bulunurken devlet okullarının birçoğunda kütüphanenin olmamasına Emine Gür özellikle dikkat çekti. Kütüphanesi olan okullarda ise çalışan kütüphaneci bulunamıyor. Bu konuda Milli Eğitim Bakanlığı’nın adım atması ve lisansı bu yönde olan kişileri istihdam ederek ülke çapında kaliteli okuryazarlık çalışmalarını başlatması gerekiyor. 
Yazarlar açısından bakıldığında ise anadili algısının sağlanmasının ön plana çıktığını görüyoruz. Katılımcı olan yazarlar belirli konularda aynı fikirdeler. Çocuklarla edebiyat arasında bağ kurmaya başlanmadan önce anadili algısı oluşturulmazsa, kitapların dünyasına girmelerini sağlamak çok zor olabiliyor. Çocuklar doğru okuyamıyor, doğru yazamıyor bunun sonucunda da soru sorma becerileri gelişmiyor. Anadili ile gerektiği şekilde tanıştırılmayan çocuk, dilin ve edebiyatın tadına varamıyor. Yapılması gereken, dilbilgisi kurallarını kavratma kaygısına düşmeden önce; anadili elle tutulur hale getirerek yeni ufuklar açmak.
Diğer taraftan çocuk edebiyatına dair ürünlerin sorgulayıcı metinler olması önemli. Tüm sanatçılar gibi yazarlar da protest insanlar ve etraflarında olup bitenlere dur demek için kalemlerini kullanıyorlar. Çoğu zaman yayınevleri yazarlara kitapların satılabilmesi için protest düşüncelerini bir tarafa bırakmaları, kitaplarında daha genel geçer konulara yer vermeleri  konusunda baskı yapıyorlar. Düşüncelerini kitaplarına istediği gibi yansıtamayan, farklı bir deyişle sansürlenen sanatçı ise  istediği nitelikte eserleri ortaya koyamıyor.
Editörler ise nitelikli kitabı diğerlerinden ayırt etmek için konuya daha sonuç odaklı yaklaşıyorlar. Ancak iyi yayınevleri bunun doğru olmadığını savunuyor. Sosyal medyada çok söz edilen, kitabevlerinde vitrinlerde yer alan çocuk edebiyatı eserlerinin her zaman kaliteli olduğunu varsaymak doğru olmaz. 
Bu değerli görüşleri dinlediğimizde öğrencilerimiz için kitap seçerken sıklıkla kendimize ve birbirimize sorduğumuz “Nitelikli çocuk kitabı nasıl olmalı?” sorusunun cevabını bulmuş oluyoruz.
 İlgi çekici karakterlerin çocuğu farklı bir dünyayla tanıştırdığı kitap niteliklidir; çünkü sıradanlık çocuklar için değildir. Yaşam alanı dünyaya kapılarını açmış, hayal gücü gelişmiş çocuklar sıradanlıktan uzaklaşırlar. Sıradan olmayan her çocuk dünya için bir renktir.
Empati kurma, problem çözme becerisini kazandıran kitap niteliklidir çünkü; empati kurmayı öğrenmiş olan çocuk ne şu anda ne de gelecekte zorba olmaz. Zorba olmayan her çocuk gelecekte dünya barışına katkıda bulunmaya aday bir insandır.
Hayal gücünü besleyen kitap niteliklidir çünkü; çocukların iç dünyasını geliştirir. Hayal gücü beslenmiş her çocuk aslında yüzünü bilime dönmüş bir yetişkindir.
Sadece çocuklar tarafından değil yetişkinler tarafından da beğenilen kitap niteliklidir çünkü; kitapların yetişkinlerin süzgecinden geçmiş olması, hayatta zaten var olan yanlışı olumlamak yerine eleştirmesi sevgi dolu bir toplumun temelidir.
Ve ahlaki kaygılardan arınmış ama "çocuğun yaşına uygun olarak" arınmış kitap nitelikli kitaptır çünkü; sanatın görevini yerine getirir ve bizim her şeyle karşılaşmamızı sağlar. Dünyanın iyilikleri, güzellikleri olduğu kadar kötü ve çirkin şeyler de olduğunu kitaplardan okuyarak çocuk yaşta kabullenen okur  yeldeğirmenleri ile savaşabilecek cesareti kendisinde bulur.

18 Nisan 2019 Perşembe

Hayvan Çiftliği Üzerine Bir Söyleşi

Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir. / George Orwell
Bütün kitaplar eşittir ama bazı kitaplar öbürlerinden daha eşittir. / Cemal Üster

Geçtiğimiz ocak ayında Kolektif Sanat Atölyesi B.iz Mekân’da harika bir söyleşiye katıldım.  Katıldığım günden bu yana deneyimimi yazıya dökmek istesem de sürekli erteledim. Yazmak istedim çünkü söyleşiden çok keyif aldım. Erteledim çünkü bu kadar önemli bir eser hakkında yazmak çok zordu. Hayvan Çiftliği; üzerine çok yazılmış, çok yorum yapılmış bir peri masalı. Bütün hayvanların eşit ama bazılarının öbürlerinden daha eşit olduğu bir peri masalı…

Eseri ilk okuduğumda yıl 2004’tü ve çok etkilenmiştim. Çok gençtim ve zaten dünyaya açılan her pencereden etkilenmeye çok istekliydim.  Aradan on beş yıl geçtikten sonra ikinci kez okuduğumda yine çok etkilendim ama bu kez durum farklıydı. İkinci okuyuşumda yaşadığım deneyim, bir çağdaş klasiği okuyup bitirmenin çok ötesindeydi. Bu kadar etkilenmemin en önemli nedeni, hayatımda yeri çok özel olan felsefe öğretmeni Duygu Çağlar’ın (kendisi nikâh şahidim aynı zamandaJ) ayrıntılı araştırma ve notlarını paylaşarak kitaptaki olay ve karakterlere farklı bir açıdan bakmamı sağlaması.  Bir de gerek dünyada gerekse ülkemizde iktidar kavramının, aradan geçen on beş yıllık süre içinde çok değişmiş, köprünün altından çok sular akmış olması… Duygu Çağlar bu çalışma sırasında, yaptığımız okumadan yola çıkarak kendimize öncelikle “İnsan nasıl bir varlıktır?” sorusunu sormamızı sağladı ardından bir kitabı farklı şekillerde nasıl değerlendirebileceğimize dair ipuçları verdi. 

Ekim devriminin sert bir eleştirisi olan “Hayvan Çiftliği”nin başkişileri hayvanlardır. Bir çiftlikte kötü şartlarda yaşayan hayvanlar… Kendilerini sömüren insanlara başkaldırıp çiftliğin yönetimini ele geçirirken tek amaçları daha eşitlikçi, herkesin refah içinde yaşadığı bir toplum oluşturmaktır. Kısa bir süre sonra iktidarı en akıllıları olan domuzlara devrederek eskisinden daha acımasız yönetildikleri bir toplumun içine düşerler. İsimleri tesadüfen koyulmamış olan “dört ayak”lar aslında George Orwell’in eleştirilerinden nasiplerini alan liderlerdir. Yazar, eleştirdiği sistemin ve kişilerin adını vermese de kolaylıkla benzetmeler yapabilmemizi sağlayacak noktalara değinir. Hayvanlar üzerinden, insan denilen varlığın iktidarı eline geçirince neler yaptığını, iktidarın aslında hayatımızın her yerinde, her alanda karşımıza çıktığını, kitabı okudukça endişeyle fark etmemizi sağlar. Ele geçiren insanların iktidarı doğru kullanması için biz iktidarı verenlerin hiçbir şey yapmadığımızı, mevcut konfor alanımızdan taviz vermemek için her şeye “evet” diyerek nasıl mutsuz insanlara dönüştüğümüzü görmemizi ister. Kendimizi kitabın sayfalarını çevirdikçe iktidarın cinsiyetinin neden erkek olduğunu, iktidar kadınlarda olsa dünyanın farklı bir yer olup olmayacağını sorgularken buluruz. 


Her satırında hem tarihi hem de yaşadığımız dönemi, bizi yönetenleri, güç kavramını bir kez daha sorgulatan eser, yazılmasının üzerinden bu kadar uzun zaman geçmesine rağmen günümüz siyasetine de ışık tutuyor.  Bugün de etrafımıza baktığımızda, iktidarı elinden kaçırmamak için güç kullanmaktan çekinmeyen Napoleonları, hiç durmadan çalışan ve tek amacı daha çok çalışmak olan işçi at Boxerları, az konuşan, huysuz, her yeniliğin geçici olduğunu bilen eşek Benjaminleri, iktidara başkaldırmadan yaşayan hayvanların öldükten sonra kavuşacakları şeker dağlarını anlatan din bilimci karga Moses’i, tek derdi şeker yemek ve kurdeleler takmak olan kısrak Moly’yi insana dönüşmüş halde görebiliriz. Zaten iktidarların her başı sıkıştığında kendilerine mutlaka bir domuz Snowball bulduklarına, toplumun okuma yazma bilen aydını keçi Murriel sorumluluğunu yerine getirmediği için okuma yazma bilmeyen cahil kesimin sistemi nasıl etkilediğine  her gün şahit olmuyor muyuz? Özellikle de her krizde koro halinde “Dört ayak iyi, iki ayak kötü” diyerek ayaklanmaları önleyen koyunlar, iktidarı korumak için salyalarını akıtan ve ısırmaktan çekinmeyen köpekler her yerde karşımıza çıkmıyor  mu? Kitabın sonunda kendime soruyorum peki ben kimim? Pink Floyd’a "Animals" albümü için ilham veren  hayvanlardan hangisiyim? 

27 Mart 2019 Çarşamba

Kütüphaneler Haftası Kutlu Olsun...

eşekli kütüphaneci ile ilgili görsel sonucu

Kütüphaneler aklın tedavi yerleridir.
Scilus
Bu hafta “Kütüphaneler Haftası” vesilesiyle Fakir Baykurt tarafından kaleme alınan, Mustafa Güzelgöz’ün, hayatının anlatıldığı “Eşekli Kütüphaneci” adlı kitaptan bir bölüm paylaşmak istiyorum.
Mustafa Güzelgöz, namı diğer Eşekli Kütüphaneci…
Ürgüp’teki kitaplığı yönetirken otuzdan fazla köyün halkına eşekle kitap taşıdığı için takılmıştır bu ad Mustafa Güzelgöz’e. Herkes, özellikle kadınlar kitap okusun diye yıllarca çırpınmıştır Eşekli Kütüphaneci. Bir taraftan iklim koşulları ve Orta Anadolu’nun coğrafyasıyla savaşırken bir taraftan da gericilik, tembellik ve cehaletle boğuşmak zorunda kalmıştır. Başarısı yalnız Türkiye’de değil, dünyada yankı uyandırmış, Amerika’da düzenlenen “Halkına Hizmet Eden İnsanlar” yarışmasında birinci olmuştur.
Onun başarılarının ardından Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde bir kürsü açılır. Türkiye’de ilk kez kütüphanecilik eğitimi başlar. Çok fazla tanınmamış olsa da ülkemize önemli bir hizmette bulunmuş Mustafa Güzelgöz’ün hayat hikayesi Fakir Baykurt’un son romanıdır aynı zamanda.

Kitap sevgisi yüzünden benim Eşekli Kitaplık işine koyulmamın bir nedeni daha var; bu neden beni çok tedirgin ediyordu. Bunu bilmem ki nasıl anlatayım? Kaymakam başta sekiz on memur bir köye gidiyoruz. Köylüler bizi karşılıyor. Herkesin altına birer sandalye sürüyorlar. Doktorun, ziraatçının, veterinerin, ortaokul müdürünün, öğretmenin, nüfusçunun…  Ama bana sandalye yok. Örneğin Aksalur’da iki kişi bir sandalyeye oturduk. Demek bana sandalye düşse bile yarım düşüyor, kimi yere onu bile bulamıyorum. Bu duruma çok kızıyorum.
Bir de benim içimde yanan ateşi anlaman için evinde hiç kitabın olmadığını düşün. Bununa kalma, bu yaşına kadar ders kitabı dışında hiç, din kitabı dışında hiç kitap okumadığını düşün. Bununla da kalma bu yaşına kadar hiç okuma yazma bilmediğini düşün. Çevremizde cahilliğin etkileri gün geçtikçe artıyor, yurtta karanlık bastırıyordu. Orda burada öğretmenlere saldırılar oluyordu. Cumhuriyete karşı alttan alta kımıldanan düşmanlık öğretmenlere çevriliyordu.
Bir gün kendi kendime “Kızma Bay Mustafa, ne kızıyorsun? Altına sandalye sürülenler köylüye az çok bir hizmet götürüyorlar. Sen de yap hizmet, senin altına da sürsünler! Kızmakla eline bir şey geçmez.” dedim. 
Düşündüm: Ama ben ilçede kitaplık memuruyum; köylüye nasıl bir hizmet götürebilirim? Köylülere hizmet götürebilmem için köye dönük bir görevimin olması gerekir. Düşündüm: Var mı öyle bir görevim? Yoksa, yok mu? Belki vardır, iyi düşün bakalım.
Düşündüm: Ben de kitap götüreyim. Ama nasıl götüreyim kitabı? Kimi köylerde halkodaları vardı; onlar çoktan kapandı ama yapıları duruyor. Kalkıp Karain köyüne gittim. Eski Halkodası yapısını alıp köy kitaplığı yapayım diye düşündüm.
Muhtar İsmail Ağa’yla konuşuyorum. Halkodası’nın yapısını ver, kitaplık yapayım! Beyim diyor, bizim yolumuz, köprümüz, çeşmemiz yok; kitaplığı ne yapacağız? Anlatıyorum ona: Eğer kitaplığınız olursa, yolunuz, çeşmeniz, köprünüz de olur. Muhtar İsmail Ağa, “Gerekmez Mustafa Bey, kalsın!” diyor. Karain köyünden sonuç alamadan dönüyorum. Öbür köylere gidiyorum, sonuç yok. Eski Halkodalarını kimi muhtar ağıl yapmış, kimi muhtar ahır; vermiyorlar. Düşünüyorum: Köylülere nasıl götüreyim kitabı?
Akşam aklımda bu, sabah aklımda bu. Bir gün “Eşekle götür ulan, eşekle!” dedim kendi kendime. “İki sandık yaptır üçer gözlü. Doldur kitapları sandıklara, sür eşeği köylere! Böyle böyle köylüleri okumaya alıştır.” İçime bir sevinç doldu. Eşekten bol ne var? Orta Anadolu’nun her yeri eşek dolu.  Yaptıracağım sandığın planını çizdim. Marangoz istediğim sandıkları yaptı. Bir büyük defter aldım, çizdim, böldüm. İşgörene de anlattım. İkimiz gittik. Ben bağırdım: “Haydin kitapçı geldi! Haydin kitapçı geldi haaaa!”
Çok hoştur öykümün burası. Köyüler birer ikişer evlerinden çıkıp çevremizi alıyor. Soruyorlar ne kitabıdır gelen? Din kitabı mı? Hayır, din kitabı değil, okunacak kitaptır, bilgi kitabı. Yani insanı bilmezlikten kurtaracak kitaplar.
Soruyorlar: Parayla mı?
Yanıt veriyoruz: Hayır.
Soruyorlar: Arpa, buğdayla mı?
Yanıt veriyoruz: Hayır, adınızı yazdırıp alacaksınız, götürüp evde okuyacaksınız. Biz on beş gün sonra geri geleceğiz. Bunları sizden geri alıp yenilerini vereceğiz.
Söylediklerimi anlamaya çalışıyorlar. Bir kitaplara, bir bize bakıp usulca “Peki.” diyorlar. Köylülere kitap götürmenin, çöllere su götürmek gibi olduğunu hissediyorum o anda…
(Eşekli Kütüphaneci- Fakir Baykurt/Literatür Yayınları-On Birinci Basım)


Kitaplara ve Okumaya Dair

  KİTAPLARA VE OKUMAYA DAİR “Akşam vakti, büyüleyici bir masalın tam ortasındaki bir çocuğa, kerameti kendinden menkul bir gerekçe göstere...